Gezgin

Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful. İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...

Pazar, Haziran 21, 2009

NİCE YILLAR GEZGİN !...


YILLAR NE DE ÇABUK GEÇİYOR. ŞUNUN ŞURASINDA YARIM YÜZYILA 3 KALDI. DOĞRUSU SON 10 YILIN NASIL GEÇTİĞİNİ PEK HATIRLAMIYORUM. DOLU DOLU 47 YILI GERİDE BIRAKIYORUM.
MUTLU YILLAR SANA " GEZGİN"!..
MANY HAPPY RETURNS OF THE DAY!..
FELIZ CUMLEANOS!..
ŞANS MI YOKSA ?..
BU SORUNUN YANITI; KENDİNİZE SORDUĞUNUZ SORULARA İSTEDİĞİNİZ YANITLARI ALABİLDİĞİNİZE İNANIYORSANIZ, KISACA, MUTLU HİSSEDİYORSANIZ KENDİNİ HAYATTA, " EVET BU BİR ŞANS "!
AMA YİNE DE, ARTIK ZAMANIN BURALARDA DONMASINI, HİÇ İLERLEMEMESİNİ DİLİYORUM...

Pazartesi, Mayıs 18, 2009

MACERA PEK YAKINDA...


VH1 TV Shows Music Videos Celebrity Photos News & Gossip

ALICIA KEYS - IF I AIN'T GOT YOU

[Outro:]If I ain't got you with me baby

So nothing in this whole wide world don't mean a thing

If I ain't got you with me baby




Alp & Mert ile Erdek Meydanı'ndayız...

Daisy dinlenmede...
Macera dolu günler öncesi bahçe faaliyetleri...






UFUKTA YİNE MACERA DOLU GÜNLER BELİRDİ!..

2008’in son çeyreğindeki (11-26 Eylül)15 günlük İskandinavya turu sonrasında, sanki bir rehavet, yorgunluk kapladı üzerimizi; çakıldık kaldık öylece… 2009’un geride kalan günlerinde de durum pek değişmedi.
Adeta bir sis perdesi!... Tıpkı, o güzelim ülkemin içinde bulunduğu durum gibi…

SİLKİN EY HALKIM! AT BU PİSLİKLERİ(!), DİN BEZİRGANLARINI ÜZERİNDEN. SEN Kİ, EMPERYALİZME GEÇİT VERMEDİN.
NE OLDU SANA/BİZE? NE DEĞİŞTİ!
KÜKRE DE YİNE KENDİNE GEL!..





Durgunluk bize özgü değil, olamaz da. Asırlardır hür yaşamış bir neslin çocuğu olarak.
Bize ancak ve ancak devingen, macera yüklü bir yaşam hitap eder.
Eh birazdan, bakalım siz de hak verecek misiniz?…
Bu, atıl geçen aylardan öylesi bir öç alma programı ki…
Hem uzun soluklu hem de zaman zaman tam bir gezgin ruhunda,
“backpacker” tarzı yani.
Ancak, demir almak için henüz erken; bir süre daha buralardayız. Takdir edersiniz ki, birazdan ayrıntılarını vereceğim öylesi yoğun bir programın hem mental hem de fiziki alt yapısını, üstelik henüz daha 3 yaşını bile doldurmayan ikizlerle kotarmak için ciddi bir çalışmaya ihtiyaç var. İşte, şu an onu yapıyoruz.





MACERA BAŞLIYOR!… PEK YAKINDA!...

Maceranın ana fikri şu; Alp & Mert, dünyaya geldikten sonra ilk kez, doğdukları kent Houston’ı, doğdukları hastaneyi (Womans Hospital) ziyaret edecekler; onları dünyaya getiren doktor teyzeleri (Damla Dryden) ile tanışacaklar; anne ve babalarının yaklaşık 3 ay kaldıkları oteli (Scottish Inns&Suites) görecekler ve sahibi Mr. Gaj Bhakta ile karşılaşacaklar.
Ancak, oralara gitmişken de, hemen dönülmüyor. Bu kez çıkmışken, üç kıtaya da ayak basalım dedik. Hatta, dünyanın en güney ucuna, penguenler diyarı Patagonya’ya, Ateş Toprakları’na kadar!


İşte, bazı ayrıntılar;

- Tam 4 ay ( 2 Kasım 2009- 4 Mart 2010)…
- Tam 11 ülke… ( ABD, Almanya, Arjantin, Belize, Brezilya, Cayman, Honduras, Meksika, Paraguay, Şili, Uruguay )
- Tam 45 adet, irili ufaklı yerleşim beldesi, eyalet, şehir…
- Tam 9 uçak yolculuğu (Onlarca saat, Binlerce mil ! )…
- Tam 2 adet kruvaziyer gemi yolculuğu…
Biri 14 günlük ( Valparaiso (ŞİLİ) – Şili Patagonyası – Cape Horn-Ateş Toprakları - Buenos Aires (Arjantin) ),
Diğeri 7 gecelik Miami kalkışlı Karaipler

Salı, Nisan 28, 2009

OĞULLARIMA MEKTUPLAR: ONSEKİZİNCİ MEKTUP











28 NİSAN 2009

SEVGİLİ ALP & MERT;

Bugün, birlikte 30. ayı da geride bırakıyoruz. Yani, tam 2.5 yaşındasınız. Oysa bizim gözümüzde, nerdeyse birer delikanlı(!) oldunuz…
Evimiz bir süredir tıpkı çok sesli bir orkestra ritminde! Farklı farklı sesler, tonlar, zevkler, renkler… Artık bizim en büyük gücümüz!
Sizlere son mektubu yeni bir yıla girmeden, hemen öncesinde yazmış ve şöyle seslenmiştim:
“İnsan sevinsin mi üzülsün mü kestiremiyor. Bir yandan büyümenizi isterken; öte yandan da, yılların geçmemesini istiyoruz”.
Bu ne büyük çelişki! Değil mi?
Gün gün öylesi bir gelişme içindesiniz ki, başdöndürücü… Hemen her şeyi anlıyor hatta algılayabiliyorsunuz. Bu durum, bizim için zaman zaman sıkıntı(!) da yaratmıyor değil. En ufak bir konuşmamıza bile kulak kabartıp, anlamaya çalışıyorsunuz. Genellikle, hemen tüm isteklerinizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu durum, umarım, ileride sıkıntı yaratmaz.
Kış ayları, her zaman olduğu gibi, netameli geçti. Hastalık hiç eksik olmadı. Antibiyotik almadığınız, öksürük şurubu içmediğiniz hafta olmadı desem yeri.
Sadece sizler değil; biz büyükler hatta ülkenin tümü oldukça sıkıntılı, tarifi zor, imkansız günler, haftalar geçirdi. Hala da devam ediyor bu faşizan tutum!
Yaşadıklarımızın, bazılarının bize yutturmaya çalıştığı gibi, ne demokrasi ile ne de hukuk devleti ile uzaktan yakından bir ilişkisi var(dı).
Demokratik, laik, çağdaşlaşma yolundaki Atatürk Cumhuriyeti’ne, hukuk devletine asla inanmayan baskıcı, zorba bir tek parti iktidarının hegamonyasında ülke, ne yazık ki, tel tel iğdiş ediliyor; üstelik bu durum, herkesin, her kesimin gözleri önünde cereyan ediyor.
Olanları size anlatmakta bile zorlanıyorum. Zira olanı biteni kavradığınızda, nasıl bir Türkiye içinde olacağım(n)ızı kestiremiyorum bile. Korkum, sizlerin de tıpkı bizler gibi, bu ülkeden nefret etmeniz. Bizler bu gidişe, daha ne kadar sürer bilemiyorum, bir süre(?) daha katlanmak durumundayız.
Ama eskisinden daha inançlı, dimdik! Bilesiniz ki, içimizdeki o Atatürk sevgisini asla ve asla tüketemeyecekler! Bu sevgi selinde boğulacakları günün de yakın olduğuna, tıpkı sizleri görürcesine inanıyorum.
Sağlıcakla kalın!

Pazartesi, Şubat 23, 2009

ULTRA REZALET!!! ZATEN ASKIDA OLAN "GS" TARAFTARLIĞIM ÜZERİNE...

ZORUNLU BİR AÇIKLAMA!!

Çok zorunlu olmadıkça, tuttuğum kulüp olan Galatasaray ile ilgili olarak herhangi bir blog yapmamayı tercih ediyorum.
Ancak, ne yazık ki, bir kez daha sıradışı bir yazı yazmak gerekti.
Keşke, yazının konusu, örneğin 26 Şubat 2008 tarihinde, Bordeaux ile oynanacak olan UEFA kupası rövanş maçında elde edilmiş(!) olan bir zafer olsaydı. Ya da ezeli rakibimiz Fenerbahçe'yi bozguna uğrattığımız bir maç...
"Hayır" ikisi de değil... Peki ne?
Dün, yani 22 Şubat 2009 tarihinde, üstelik Ali Sami Yen Stadı'nda, ligin son sıralarında yeralan bir takımla (Kocaelispor) oynanan bir lig maçı vardı.
Sözümona siz şampiyonluğa oynuyorsunuz! (Bir hafta önce de, yine düşme potasındaki Antalyaspor'a tarihinde ilk kez yeniliyorsunuz. 2 haftada etti mi size 6 puan!)

SKOR : 2-5 yani 5 gollü bir mağlubiyet,
YANİ, ULTRA REZALET!!!

Mesele, salt mağlubiyet olsa... Telafi edilebilir, belki...
Şimdi, nerden başlayalım...

Öncelikle bu yazının, kesinlikle alınan skorlar üzerine kaleme alınmadığının bilinmesi gerekir.
Bu anlama, zaten " GS" taraftarlığımı bir süreliğine dondurmuştum.(Bakınız, 23 Nisan 2008 tarihli yazım).
O gün ile bugün arasında, benim için değişen hiçbir şey yok. Neden mi?
Çok basit. Futbol bir takım oyunudur. Başarı ya da başarısızlık bir sistem, mantalite meselesidir. Örnek, tabii ki, Manchester United. Sistem kurulmuştur; futbolcular gelir, gider. Bir takım,
asla bir ya da iki oyuncu üzerine monte edilmez, edilmemeli.

Biz ne yaptık?

GS'da takım oyunu var mı? Sadece, bireysel. Değil mi?
Sizce Baros'u, Kewell'ı ne motive eder?
Para mı, başarı mı?
Yanıt: Hiçbiri...
Neden, çünkü her ikisine de doymuşlar.
Buna ekleyin, Lincoln'ü, Meira'yı, müzmin sakat Linderoth'u...
Başarı nasıl olabilir ki? Ya da, kalıcı olabilir mi?
Tercihleriniz yanlış.

AMAÇ NE?..

Salt amaç, tribüne şov yapacak yıldız oyuncu transfer edip, şeref tribününde rahat rahat maç seyretmek olunca;

Bir süre sonra işler sarpa sarınca, "biz nerede yanlış yaptık" diye apışıp kalırsın...
2000'li yıllardaki başarının ardında, sadece 3 isim Hagi, Popescu, Taffarel yok. Bir de sizin geriden yetiştirdiğiniz oyuncular var.

Tıpkı dökme suyla değirmenin dönmeyeceği gibi;
Toplama takımla da başarı olmaz. Olursa da, çok kısa süreli olur.

Nitekim 2.Fatih Terim döneminde ne oldu? Koca bir fiyasko!!

ŞİMDİ, DAHA YOLUN BAŞINDA TESTİ KIRILMIŞTIR!!

DİLEYELİM Kİ, FELAKET DAHA DA BÜYÜMEDEN, 26 ŞUBAT AKŞAMI BİR ZAFER ELDE EDİLSİN; OLASILIĞI AZ DA OLSA, BU MÜMKÜN...

ESAS SORUN BUNDAN SONRA...

1) BU YIL KAYBEDİLMİŞTİR...
2)ÖNÜMÜZDEKİ YILIN ÇALIŞMASI HEMEN BAŞLATILMALI. "DUAYEN", "ÖRNEK", HERKESİN SAYGI DUYACAĞI BİR GALATASARAY'LI ESKİ FUTBOLCU, FUTBOL ŞUBESİ'NİN BAŞINA GETİRİLMELİDİR
3)YİNE BU İŞİ İYİ BİLEN, KENDİSİNİ KANITLAMIŞ ESKİ FUTBOLCULARDAN OLUŞAN BİR TRANSFER EKİBİ OLUŞTURULMALIDIR.
4) EN AZ 3 YIL SÜRELİ BİR TAKIM OLUŞTURULMALI; YAŞ ORTALAMASI 22'Yİ GEÇMEMELİ
5) SEÇİLECEK HOCA BAŞARIYI YAKALAMIŞ, TECRÜBELİ ANCAK KALLİ GİBİ DE KÖRPE(!) OLMAMALIDIR.
6) TRANSFER EDİLECEK OYUNCULARDA ORTAK PAYDA, PARAYA DEĞİL, BAŞARIYA AÇ, ODAKLI; EN AZ 3-4 SENE VERİM VEREBİLECEK OYUNCULAR OLMALIDIR.

Cumartesi, Şubat 14, 2009

SEVGİLİME...




DÜŞÜNÜYORUM DA, TAM 20 YILDIR DÜNYANLA DÜNYAM BİRARADA. DİLE KOLAY!..
NİCELERİ VAR Kİ, DAHA YOLA KOYULMADAN KENDİ DÜNYALARINA GERİ DÖNDÜLER; NİCELERİ DE, ÇOK GEÇMEDEN…
BİZSE, İLK GÜNKÜ GİBİ, DİMDİK AYAKTA…
OYSA, YAŞAM SARMALINDA NE FIRTINALAR, KASIRGALAR GELDİ GEÇTİ; AMA HİÇBİRİ, BİZİ YOLUMUZDAN, BİRBİRİMİZDEN ALIKOYAMADI.
AKSİNE, DAHA DA GÜÇLENDİK; BİRLİKTELİĞİMİZ, HER GEÇEN GÜN, HAFTA, YIL DAHA DA ALEVLENDİ.
SONUÇTA, GELDİK BUGUNLERE…
BUGÜN, ŞURASI ÖYLESİNE NET Kİ;
BİR TEK DAL BİLE KALMADI BU SEVGİNİN, SEVGİMİZİN ÖNÜNDE SAYGISINDAN EĞİLMEDEN DURABİLEN…
BİLİYORUM, DAHA YOLUN ÇOK BAŞINDAYIZ, SEVGİLİM!..
ŞİMDİLERDE, ARAMIZA KATILAN İKİ YENİ ÜYESİYLE BU BİRLİKTELİK,
ARTIK DAHA DA GÜÇLÜ;
OCAĞIMIZI AYDINLATAN IŞIĞIMIZ, DAHA DA GÜR;
VE YİNE İNANIYORUM Kİ, SONSUZA DEK IŞIL IŞIL KALACAK…

Çarşamba, Ocak 07, 2009

KARA KARA KAPKARA OLDU GÜZEL ÜLKEM !..

YAZIK ! YAZIK ! YAZIK !..

GÜZEL ÜLKEME KIYIYORLAR!.. ÇOK YAZIK!..

BU ÜLKEDE, BU İNSANLARLA AYNI HAVAYI


SOLUMAKTAN UTANÇ DUYUYORUM!

AMA İNANIYORUM Kİ;

AYDINLIK GALİP GELECEK!

BU FAŞİZM BİTECEK!

Çarşamba, Aralık 31, 2008

BİR YIL DAHA GERİDE KALIRKEN...

HAVA, AYAZ MI AYAZ! SOĞUK İLİKLERİMİZDE!
NAZIM’IN DEDİĞİ GİBİ “ HAVA, KURŞUN GİBİ AĞIR! ”…
KOSKOCA BİR YIL, 365 GÜN DAHA GERİDE KALMAKTA…
KEŞKE 2009’A TÜM DÜNYA HALKLARI NEŞE VE MUTLULUK İÇİNDE GİREBİLSEYDİ!.. AMA, BİLİYORUM Kİ, BU GERÇEKLEŞMEYECEK.
YİNE ACI, ELEM, GÖZYAŞI KOL GEZİYOR BU COĞRAFYADA!
GÖRECE HUZURLU BAŞLADIĞIMIZ YILI, PEK DE HOŞ OLMAYAN, TATSIZ GELİŞMELERLE, HÜZÜNLE NOKTALIYORUZ…

NE YAZIK Kİ YAŞADIĞIMIZ ÇAĞ, ÇOKTAN KİRLENDİ!..
GEÇEN YÜZYILLARDA YAŞANAN ONCA ACI, SIKINTI VARKEN;
BUNA BİR DOLU YENİSİ EKLENDİ ÇAĞIMIZDA.
ADINA ÜLKELER ARASI PAZAR SAVAŞI MI;
YOKSA, KAYNAKLARIN GİDEREK TÜKENMEKTE OLDUĞUNUN FARKINA VARILMASI MI DESEK?

NEREDE O SAF DUYGULAR? DOYASIYA SEVGİ?
NASIL TEKRAR UMUT DOLU OLURUZ?
KUCAKLARIZ BİRBİRİMİZİ, HİÇ AYIRT ETMEDEN?
PAYLAŞIMCI OLURUZ!

HERŞEYE RAĞMEN BEN, İYİMSER OLMAK İSTİYORUM;
YENİ YILIN BAŞTA ULUSUMUZ OLMAK ÜZERE,
TÜM DÜNYA HALKLARINA HUZUR, MUTLULUK, GÖNENÇ GETİRMESİNİ İÇTENLİKLE DİLİYORUM.
UMARIM 2009;
SAVAŞIN,
SÖMÜRÜNÜN,
HAKSIZ KAZANCIN,
DİN VE MEZHEP SAVAŞLARININ OLMADIĞI;
AYDINLIĞIN KARANLIĞA HÜKMETTİĞİ;
HAKÇA BÖLÜŞÜMÜN OLDUĞU,
EMEĞİN HAKKINI ALDIĞI,
HUKUK DEVLETİNİN ÇİĞNENMEDİĞİ,
ULUSALCI DÜŞÜNCENİN HAKİM OLDUĞU
PIRIL PIRIL BİR YIL OLUR…



GELİN YILI NOSTALJİK BİR PARÇA İLE NOKTALAYALIM.

Pazar, Aralık 28, 2008

OĞULLARIMA MEKTUPLAR: ONYEDİNCİ MEKTUP








Sevgili Oğullarım Alp ve Mert;

Son mektuptan bu yana 2 ay daha geçti ve 26 aylık oldunuz; neredeyse, 2.5 yaşında!..
Düşününce, ne de çabuk geçti!.. Oysa, daha dün gibiydi sizlere kavuşmamız…
Bakın, geçen bu kısacık dönemde neler neler oldu? Hadi şöyle bir geçmişe göz atalım:
İkinizi birlikte, rahatlıkla kucağıma alabiliyordum;
Bir taraftan diğerine dönmeniz için tam 6 ay bekledik;
Sonra, yavaş yavaş emeklemeye başladınız;
“Acaba, ne zaman yürüyecekler?” diye günler, geceler boyu annenizle konuşurduk; “ha bu ay ha gelecek ay” diye;
Tüm bunlar geride kaldı. Bırak yürümeyi, merdivenleri rahatlıkla inip çıkar; koşar hale geldiniz.
Tek kelime anlamazken, konuşamazken;
Bugün, her şeyi anlamanın ötesinde; çok rahatlıkla konuştuklarınız anlaşılıyor, derdinizi anlatabiliyorsunuz.
O kadar hareketlisiniz ki; bizler, “Dur! Düşeceksin! ” demekten bitap düşer olduk. İnip çıkmadığınız yer kalmadı evde. En çok da, bugünlerde merdivenleri seviyorsunuz.
Ama, ne yapsanız da, sizler hep küçük kalacaksınız bizlerin gözünde; tıpkı, annelerimizin babalarımızın gözünde biz nasıl hala büyüyemediysek!..
Şimdi onları daha iyi anlıyorum...
Diğer taraftan 2008’i, koskoca bir yılı daha sizlerle, hep birlikte geride bırakıyoruz.

NİCE MUTLU YILLARA!..

İnsan bazen sevinsin mi, üzülsün mü pek de kestiremiyor. Hem ikinizin bir an önce büyümesini hem de yılların geçmemesini istiyoruz. Malum, yaşlanıyoruz da…

Perşembe, Aralık 18, 2008

KOPENHAG SEYAHAT NOTLARI(19-22 EYLÜL)

Alp penguenleri çok sevdi...

Mert o kadar çok eğlendi ki, sonunda uyuya kaldı.Alp'se, herzamanki gibi, dimdik ayakta...


Tivoli Parkı'ndayız...



Küçük Deniz Kızı...

"Christiania" Hatırası...

"Christiania" Manzaraları...


"Churchill" Parkı'ndayız...

"Christianshavn" Kanalı...


İKİNCİ BÖLÜM…

Kopenhag’da ikinci günümüzdeyiz… Yağmurlu bir güne uyanıyoruz. Bugün önce, Mert ve Alp’i memnun edecek bir yere, hayvanat bahçesine gideceğiz.
Bu amaçla, Belediye Sarayı Meydanı “Radhus Pladsen”in bir köşesinden kalkan otobüsle(6 A) “Frederiksberg”e ulaşıyoruz.(Giriş DKK 120). Sadece küçükler için değil; büyükler için de, tam gün geçirilebilecek, hoş bir bölge burası.
Öğleden sonrası için planımız, resimlere de çokça yansıyan küçük deniz kızı (Little Mermaid)nı görmek.
“Nyhavn” Bölgesi’nin arkasına doğru, kanala paralel yürüyoruz. Karşımıza önce, “Churchill Park” çıkıyor. Biraz dinlenme, ikizler için de nefes alma, koşuşturma molası veriyoruz. Oldukça güzel bir park. Daha sonrasında, deniz kızına ulaşıyoruz. Burası aynı zamanda, kanal turunun da son noktası. Sonrasında, açık deniz başlıyor.
Yine akşamı ediyoruz, aheste aheste yürüyerek…


“CHRISTIANIA” : AYKIRI, PROTEST BİR YAŞAM…

Üçüncü günümüzde; sabah önce, otelin hemen yan sokağında bulunan “Ulusal” ve tam karşısındaki “Glyptotek” müzelerini görmek istedik. Ancak, ikizler bize bu şansı vermediler. Açık havada olmak istediler.
Biz de, kanalın karşı kıyısındaki “Christianshavn” Bölgesi’ne; kendilerini “AB” dışında gören, adeta “komün” benzeri bir yaşamı sürdürmeye çalışan, aykırı(!) insanların bulunduğu “Christiania”ya doğru yol alıyoruz.
“Torvegade” Caddesi’nde, tam da “Christianshavn” Kanalı’nın üzerindeyiz. Kanalın bu yakası, siyahla beyaz gibi! Çok farklı. Köşebaşından nefis pasta kokuları geliyor. Vitrin envai çeşit pasta, tart, kurabiye ile dolu. Ehh, mola vermek kaçınılmaz…
Soldan üçüncü sokağa, uzunca “Prinsessegade” Caddesi’ne giriyoruz. Yaklaşık bir 500m. yürüdükten sonra karşımızda, hemen başımızın üzerinde, bir tabela: “CHRISTIANIA”…
Çocuklar önümüzde, biraz da şaşkınlıkla, bölgeyi yürümeye başlıyoruz. Zira, bu görüntüleri, Küba’da bile görmedik! Genişçe bir bölge. Girişte bir tabela: Resim ve video çekimi yapılmaması yönünde. Saygı duyun deniyor. Biz de çekim yapmıyoruz.
Ortaköy’de açılan tezgahlara benzer tezgahlar var, incik boncuk satmaya çalışıyorlar. Yıkılmaya yüz tutmuş, renksiz, solgun, “han” tipinde binalar… Kimi konaklama kimi de bar olarak kullanılıyor. Sağda solda hırpani kılıklı insanlar, her yaştan; şaşkın şaşkın bakıyorlar. Belli ki, henüz daha ayılmamışlar! Oysa, gün ortasını çoktan geçtik. Kendince kuralları olan bir bölge izlenimi veriyor. Çıkışa doğru geliyoruz. Bu kez, başlangıçta gördüğümüz tabelanın arkasında: “ YOU ARE NOW ENTERING THE EU ”… Yani, kendilerini “AB”nin dışında görüyorlar.


“TİVOLİ” EĞLENCE PARKI…

Akşam saatlerinde, “Tivoli” Eğlence Parkı’ndayız.(Giriş, DKK 85). Olağanüstü! Tam bir fantezi dünyası!1843’ten beri hizmet veriyor. Her daim kalabalık, kuyruk. İster eşinizle dostunuzla gidin yemek yiyin; ister eğlenin! Kendi müzesiyle, kabare ve pantomim tiyatrolaryla, açık hava ve kapalı konser sahneleriyle, büyükçe bir göleti ve eğlence atraksiyonları ile her yaşa, her kesime hitap ediyor. Üstelik de, şehrin tam göbeğinde!..
Hani, Ankara’daki “Gençlik Parkı”nı ya da İstanbul’daki “Gülhane Parkı”nı düşünüyorum da… Biz neden yapılanı geliştirmek yerine, hep bozmak için uğraşırız acaba? “Ne zaman insanca yaşamı içimize sindireceğiz?” diye hayıflanmadan edemiyorum. Neyse…
Ailece doya doya eğleniyoruz; parktan çıkmak istemiyoruz.


MALMÖ KAÇAMAĞI…

Kopenhag’daki son günümüzü, Kopenhag’ın dışında, Baltık Denizi’nin karşı kıyısındaki komşu ülke İsveç’de, şirin Malmö Şehri’nde geçirmek istiyoruz. Böylece, bir günde iki ülke; iki şehir yapmış olacağız.
Tren biletlerimizi bir gün önce aldık (2 kişi G/D DKK 258). Feribot yerine, treni tercih ettik. Zira, tren “Kastrup” Havaalanı yolu ile gidiyor; dönüşte, Havaalanı’nda inip, bir sonraki gezi parkurumuz olan Berlin uçuşumuzu bekleyeceğiz.
Sabah 09.23 trenindeyiz. Yaklaşık 35-40 dakika sonra, saat 10 civarı varmış olacağız. Tren sıklıkla var.
Esas bizi heyecanlandıran; en altta Baltık Denizi, onun üstünde tren hattı, en üstte de taşıtların geçtiği, 16 km. uzunluğunda, iki ülkeyi birbirine bağlayan “Oresund” Köprüsü…

NEDEN BİZDE YOK?...

Burada bir parantez açmak şart. İki yakası da yoğun bir trafiğe konu olan İstanbul’a, mevcut Boğaziçi Köprüsü’nü ve otoyolu kullanarak yani ilave bir rant yaratmadan ve de doğayı tahrip etmeden, sadece ilave bir proje ile, böyle bir çözümü hayata geçirmeyip;
Boş projelerle ( tüp geçişin çözüm olmayacağını hep birlikte göreceğiz!), lafla oyalayan, insanlara kahır azabı çektirenleri lanetle anıyorum! Zira, bir benzeri de, Lizbon’da var.


ŞİRİN MALMÖ…

Yaklaşık 8 saat misafir kalacağımız Malmö’de, sırt çantalarımızı tren istasyonunda bırakıyoruz ve eski şehre “Gamla Staden”e doğru, hafif yağmur altında yürümeye başlıyoruz.
Daha önceleri Danimarka’ya bağlı olan ancak sonra İsveç’e devredilen Malmö’nün kalbinin attığı yerlerdeyiz. Özellikle “Södergatan” Caddesi ile “Gustav Adolfs Torg” arası alışverişin kalbi durumunda. Bir hayli fazla yeşil alan gözümüze çarpıyor.
Akşamın ilk saatlerinde tekrar trende, “Kastrup” yolundayız. Artık, Kopenhag’a veda etme zamanı… Sırada, Berlin gezisi beklemekte…

Perşembe, Aralık 04, 2008

KOPENHAG SEYAHAT NOTLARI (19-22 EYLÜL 2008)

ILLUM CAFE...
"NYHAVN"DA SUSUZLUĞUMUZU GİDERDİK...


"NYHAVN"...



BİRİNCİ BÖLÜM

ELVEDA BERGEN, ELVEDA YAĞMUR!
MERHABA KOPENHAG, ANDERSEN’İN ÜLKESİ!…

Yağmurla karşılamıştı hava bizi Bergen’e indiğimizde; yine yağmurla, bu kez Kopenhag’a uğurluyor! Ne hoş!..
Geceden taksi durağını arayarak ayarladığımız taksi, tam istediğimiz dakikada, saat 07.00’da bizi alıyor kapıdan ve yola çıkıyoruz.
Yağmur, sicim gibi! Yaklaşık 1 saatte havaalanına varıyoruz ( 450 NOK tuttu). 1 saat 20 dakika sürecek Kopenhag uçuşumuz, saat 08.50’de.
Bu arada, “check-in”de, seyahatimiz boyunca ilk kez, son derece ilginç bir diyalog yaşadık. Siz siz olun, sakın ha taviz vermeyin! “Sterling” adlı ekonomi havayolu şirketi, bizden ikizlerin pusetleri için, sıkı durun tam 149X2= 298 NOK istedi. Tabii, doğal olarak, “nerden çıktı bu?” dedik. Yani, “sen iyi misin?” anlamında… “Göster bakalım nerde yazıyormuş?” dedik. Biraz da sert çıkınca, neden sonra, sanki hiç bir şey olmamış gibi, uçuş kartlarımızı istemeye istemeye de olsa, elimize tutuşturuverdi. Yaa, işte böyle!..


Saat 10.20…

Az önce, “Çirkin Ördek Yavrusu”; “Kurşun Asker”; “Küçük Denizkızı” isimli çocuk masallarına imza atmış Hans Christian Andersen’in ülkesi Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a, Kastrup’a indik. Sanki havaalanı değil, bir şehir! Pusetlere özel bagaj muamelesi yapıldığından, bagajlarımızı biraz gecikmeli alıyoruz. Bu, genelde böyle.
Hemen alt kattaki tren istasyonuna inip, “Hovedbanegarden” yani Merkez Tren İstasyonu yönüne gidecek ilk lokal trene bilet alıyoruz (Tek yön, 30 DKK).
Bu kez, kapalı ancak yağışsız bir hava karşılıyor bizi. Yavaş yavaş, fazla da acele etmeden, oldukça merkezi konumdaki otelimize doğru yol alıyoruz.
İstasyon, Tivoli Eğlence Parkı’nın hemen arkasındaki caddeye açılıyor. Biz Park’ın ana girişinin olduğu “Vesterbrogade” Caddesi’ni takiben, “Radhus Pladsen” yani Belediye Binası’nın olduğu geniş alana doğru ilerliyoruz. Ancak oraya varmadan karşımıza, şehrin ana arterlerinden biri olan “H.C.Andersens” Bulvarı çıkıyor.
Üç gece kalacağımız (Toplam 3306 DKK ödedik) otelimiz “Danmark”, hemen bir sonraki caddede, biraz sağa doğru, “Vester Voldgade”de… Oldukça eski iki binanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş; konumundan başka hiçbir özelliği olmayan (Bunun yerine, Andersens Bulvarı’ndaki “Dan Hostel tercih edilebilir); gereğinden pahalı… Bu fiyata ve onca yorgunluğunuza rağmen, hani biri sizi kapıda karşılasa ve de eşyalarınızı odanıza götürse! Nerde, arama!.. Daracık koridorlar, merdivenler! Gün ortasında otelde olmamıza rağmen, oda henüz hazır değil. Bekleseniz, bu kez de zaman kaybı! Çare yok; canımızı dişimize takıp, şehri tanıma turumuza başlıyoruz.


KOPENHAG: KÜLTÜR MÜ YOKSA KUMAR MERKEZİ Mİ?..

Bulunduğumuz “Frederiksberg” Caddesi, şehrin kalbi durumundaki, alışveriş ve yeme-içme dükkanları ile dolu, buluşma noktası “Stroget” denilen bölgeye uzanan yolun tam da başı.
Birkaç yüz metre gidiyoruz ve Kopenhag ile ilgili düşüncelerimiz(!) yavaş yavaş oluşmaya başlıyor…
Önümüzde, birkaç kişiden oluşan bir topluluk… Yerdeki bir nesneye odaklanmışlar. Hani, “bul karayı, al parayı” türünden bir oyun! Bir tur, 10 €’ya dönüyor. Kazanmanız paranın, yerdeki 3 küçük kutudan hangisinde olduğunu bilmenize bağlı. Resmen kumar! Üstelik, Kopenhag’ın tam da merkezinde. Oynayanlar ve de oynatanlar tabii ki, dışarıdan gelenler. Ya Türkler ya da Araplar. Yazık!...
Son derece kozmopolit bir şehir. Duruluk, saflık arama!


BİRAZ UZAKLARDA, CAZIN BÜYÜSÜ!..

Gezinme anlamına gelen “Stroget” Bölgesi, eski şehrin kalbi…
Önce “Nytorv”; sonra da, “Amagertorv” meydanlarına ulaşıyoruz.
Bu noktada, ikizleri de düşünerek, cadde üzerindeki “Illum” kafede “çay ve ihtiyaç molası” veriyoruz…
Ilık, kısmen güneşli bir sonbahar günü… Önümüzde, oluk oluk insan manzaraları... Kah onları kah içeride uzun kuyruk oluşturan kafe müdavimlerini keyifle seyrediyoruz, birer “capuccino” ve kek eşliğinde. İşte, zamanın adeta durduğu(!) bir an daha…
Fiyatlar, kuzey ülkelerinde hemen hemen aynı. Norveç, bu konuda bir adım önde. Kek, pasta, çörek seçimi oldukça zor. Tazenin de ötesinde, sanki saatlik. Hepsi çok güzel.
Moladan sonra, önce bir dolu bisikletin de park ettiği, cansız “Kongens Nytorv” Meydanı’na varıyoruz.
Ancak meydanın hemen öte tarafında renkler değişiyor, gülümsüyor. İster istemez kendinizi, yavaş yavaş cazın o büyülü havasına bırakıyorsunuz; neredeyse pas tutmaya yüz tutan kulaklarınızla tekrar dost oluyorsunuz; gördükleriniz, “ hah, onca yorgunluğa değdi” dedirtiyor…
Biliniz ki, artık “Nyhavn”da, açık denize açılan gemilerin kalkış noktasında, liman ağzındasınız. Hani şu bir zamanlar gemicilerin uzunca seferlerinden dönüşte uğradıkları ve ihtiyaç(!) giderdikleri yerde. Şimdilerde, küçüklü, büyüklü kafe ve barlarla şehrin yaşamına renk katan, at nalı şeklindeki “gece lambası”nda!..

2008-EYLÜL-Berlin
2008-EYLÜL-Kopenhag
2008 - EYLÜL- BERGEN
OSLO - VIGELAND PARKı
2008-EYLÜL-Norveç
2008-EYLÜL-Stockholm
2008 HAZİRAN-Tunus
2008 HAZİRAN-Palermo
2008 HAZİRAN-Bergamo
JAN 2008-LONDON
Houston Science Museum
Houston Fine Arts Museum
HOUSTON
KACKAR MOUNTAIN REGION
LORO PARQUE/TENERIFE
BUDAPEST
WIEN
PRAG
PRADO MUSEUM
DONOSTIA/SAN SEBASTIAN
BILBAO
CUBA
MOROCCO
MADRID
BARCELONA&COSTA BRAVA
AMSTERDAM
LISBON
PARIS
BANGKOK
NORTHERN THAILAND
THAILAND-ISLANDS
SOUTHERN THAILAND
MALAYSIA