Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful.
İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...
Perşembe, Aralık 03, 2009
ROATAN ADASI NOTLARI...2 ARALIK 2009
Honduras’ın 50 km.açığında yeralan “Bay Islands / Islas de la Bahia”;
Roatan, Utila ve Guanaja adlı 3 adet adadan oluşuyor. Bu bölgedeki mercan kayalıkları, büyüklük bakımından, Avustralya’dan sonra, dünyada ikinci sırada. Ucuz olduğu için de, bir dalış cenneti.
Merkezi “Coxen Hole” den, ana karaya hızlı feribot seferleri var.
Gemimiz, öğleye doğru, Roatan açıklarına ulaşıyor. Yemyeşil bir cennet. Liman ağzı oldukça dar. Hemen bir kılavuz kaptan, tam o noktada yerini alıyor ve gayet yavaş bir şekilde, adeta bir gelin gibi, süzülüyoruz içeriye, “Mahogany” Körfezi’ne…
Geminin demir attığı Körfez, aynı zamanda plaj. Ancak biz, öncelikle Ada’nın en batı ucuna, “West End” e, “Tabyana” Plajı’na gitmek istiyoruz.
Tabii, aynı zamanda bir çok kişi taksi derdinde. Sonuçta, bu durum, taksicilere yarıyor. Hepsi anlaşmış gibi, fiyatı fikslemişler. Yaklaşık 40 dakikalık, kıvrım kıvrım yol için, gidiş-geliş 80 $ istiyorlar. Aslında, Honduras koşulları için bu, çok fahiş. Ama seçeneğiniz, alternatifiniz yok. Liman, öyle bir noktada ki, yürüme şansınız hiç yok. Tek çözüm, taksiyi sizinle paylaşacak insanları bulmak. O da zor olmuyor; zira, herkesin derdi aynı.
Başlıyoruz, “git Allah git!” bitmez yola… Neyse, sonunda, en batı uçtayız. Ormanın hemen bitimi plaj.(Giriş, 1 soğuk içecek dahil 5 $; neyse ki, insaflıymış!10 dese, yine vereceksiniz, çaresi yok.
Yanımıza bir yerli vatandaş yanaşıyor ve tekne ile mercan kayalıklarını görmek isteyip istemediğimizi soruyor. Tabii ki, istiyoruz. Al takke ver külah; dediğinin yarısına, 25 $ a, 1 saatliğine anlaşıyoruz. Hoş oluyor. Gayet geniş bir alana yayılı kayalıklar; suyun altında, oldukça iri balıklar gözümüze çarpıyor.
Bir süre daha plajda oyalandıktan sonra, tekrar taksi ile, “Mahogany” Körfezi’ne; ancak bu kez, “Mahogany” Plajı’na giriyoruz. Girişte bir sürpriz karşılıyor bizi. Plaja, “telesiyej” ile de gidilebiliyor(Kişibaşı, 5 $). Tabii, Alp ve Mert zevkten dört köşe oluyorlar. Tam plajda indiriyor. Oldukça modern bir “ Beach Club”…
Bir an, “hiç o sıkıntılı yolculuğu yapmaya gerek yokmuş” diye düşünmeden edemiyor insan. Ancak, başka türlü de görmek mümkün değildi.
Çocuklar oyun parkında eğlenirlerken, burada da yüzmenin tadına varıyoruz ve yavaş yavaş Roatan’a da veda vakti geliyor…
Programa göre, sabah 7 civarında; “Grand Cayman”, “Little Cayman” ve “Cayman Brac” isimli 3 adet adadan oluşan, yaklaşık 50 bin nufuslu adalar topluluğu “Cayman” Adaları’nın başkentine, “George Town”a yanaşacağız. Tabii, cocuklar da, biz de heyecanlıyız.
Akşamdan saati kuruyoruz, geç kalmamak için. Gemi, tam zamanında liman içine giriyor; ancak, biraz açıkta demirliyor. Bizden başka, 2 gemi daha yanaşıyor.
Ada’nın can damarı turizm; bir de, malum, para aklama cennetlerinden biri; bir İngiliz sömürgesi…
Kristof Kolomb 1503’lerde adaya, herhalde kaplumbağaların fazlalılığı nedeniyle olsa gerek, “Las Tortugas / Turtles” ismini veriyor. Ancak, sonradan bugünkü şekline dönüşüyor.
Adayı çepeçevre saran tek bir yolu var; trafik soldan işliyor. Yakın ülkelerden, özellikle Jamaika’dan göç alıyor.
Saat 08 civarı… Gemiye yanaşan orta boy, bizim Eminönü- Kadıköy arası çalışan yolcu motorları büyüklüğünde, bir motorla yaklaşık 7-8 dakikada karaya, başkent “George Town”a ayak basıyoruz. Ayak bastı parası yok.
Yanımıza hemen tur yapan şahıslar yanaşıyor. Yani, önceden gemideki (kazık) fiyatlarla tur almaya hiç gerek yok; yarı fiyatına tur bulmak mümkün. Bir ikisi ile konuştuktan sonra da; kişibaşı 20 $ verip bir bayanla anlaşıyoruz. Minibüs, hemen limanın çıkışında park etmiş durumda. Kıvrım kıvrım o tek yoldan, “West Bay” denilen, Ada’nın batı kısmına doğru yol almaya başlıyoruz. Aslında, anlatacağı fazla bir şey de yok. Hükümet binasını, denize nazır mezarlığı işaret ediyor; sonrasında da, “hell” yani cehennemdedikleri, ilginç bir kaya formasyonunda ilk molamızı veriyoruz.
Moladan sonra, çok fazla gitmeden de, “Boatswain’s” Plajı’na ulaşıyoruz.
Bu noktada hem “Turtle Farm/Kaplumbağa Çiftliği” hem de “Dolphin Discovery/Yunus la tanışma” noktası var.
Önce, kaplumbağalarla tanışıyoruz. (kişibaşı 10 $). Büyüklüklerine göre tanklara koymuşlar; büyükçe bir yer. En büyük tankta, 400 dişi ve 100 erkek “Green Sea Turtles / Chelonia Mydas” var. Kaplumbağaları elinize de alabileceğiniz ikinci, şov amaçlı tankta ise, yaşları 1-10 yaş arası olanlar var.
7 Miles Beach / 7 Mil Plajı …
Evet, artık denizdeyiz (Şemsiye 4 $; şezlong, 6 $). Neyse ki, halk plajı…
2 Kasım 2009’da başladığımız gezimizde, ilk kez denizle haşır neşir oluyoruz. Kumun inceliğini anlatamam. Deniz de harika ancak biraz tuzlu. Bol bol yüzerek denizin tadını çıkarıyoruz. Çocukları da düşünmüşler; güzel bir çocuk bahçesi de var.
Yaklaşık 2 saat de burada geçiriyoruz ve artık, şehir merkezine dönme vakti. (Taksi dolmuş, kişibaşı 5 $)
Elmas satıcısı çok fazla. Başkaca da bir şey yok. Gemiye dönme vakti…
Canlılığı ve her türlü alışveriş imkanları ile, Miami’nin adeta can damarı, kalbi sayılabilecek “Collins Avenue”deki otelimiz “Haddon Hall”(1500 Collins Ave.) den sabah saat 10 gibi ayrılıyoruz. Zira, ilk kez yapacağımız “cruise” yolculuğunun heyecanı sarmış durumda bizleri.
Yaklaşık 15 dakikada Miami Limanı, “Port of Miami” ye geliyoruz(taksi 22 $). Gemi “check-in” saati 12.30. Ancak, sadece biz değiliz o denli erken gelen.
Tam bir karnaval yeri… İnenler, bir an önce binmek için sabırsızlananlar…
BAŞLIYOOOO BAŞLIYOOOOO….
Şimdi, biraz zamanınızı alsam da, gayet ayrıntılı olarak, merak ettiğiniz hemen her şeyi anlatmak istiyorum. Zira, binmeden önce, ne kadar internet taraması yaptıysam da; kayda değer birşey bulamadım bu konuda.
İlk iş, liman sahasındaki görevlilere, büyük olan valizlerimizi teslim etmek. “Ne zaman gelir” diye soruyoruz. Görevli “ 1 saat” diyor.( Bizimkisi, 3 saatte ancak geliyor). Tabii, tedbirli olmak lazım. Çok acil ihtiyacınız olacak nesneleri beraberinizde almakta fayda var.
Çok geçmeden, güvenlik kontrolünden de geçip; bir üst kata çıkıyoruz. Esas curcuna da burada. Tabii, formaliteler de…
Nedense, bizim işlemlerimiz hep de uzun sürüyor. İnsan ister istemez “ Acaba taşıdığımız pasaporttan mı kaynaklanıyor?” diye düşünmeden edemiyor. Bir değil, beş değil. Herkesin işlemleri kısa sürede tamamlanıyor. Bizimkisi, inanın abartmıyorum 1 saati geçti, bitmedi. Görevli, baktığı sayfalara tekrar tekrar bakıyor da, bakıyor… Tabii, siz de içinizden bildiğiniz veciz(!) ifadeleri geçiriyorsunuz, haklı olarak; ha şimdi bitecek, ha şimdi bitecek …
Neyse, onu da atlatıyoruz.
Gemi bir gelin gibi, yanaşmış bizleri bekliyor. Heyecan dorukta. Tam 7 gece, bu gemide olacağız; tıpkı, şarkısında olduğu gibi :
“ Ah bu gemide ben de olsaydım,
Açık denizlere yol alsaydım,
Vız gelirdi inan bana
…………………………..”
Kredi kartımızı istiyorlar, ekstralar için. Odaya giriş için, manyetik kart veriyorlar. Bu kart, aynı zamanda sizin pasaportunuz, her şeyiniz. Bazı açıklamalarda bulunuyorlar.(İşin bu kısımlarını, sinirden eşime havale ediyorum).
Yine bir üst kata çıkıyoruz. Artık, neyse ki, gemideyiz. Girişte, yine isimlere bakılıyor. Herkesin tek tek fotoğrafları çekiliyor.
Saat 12.30 civarı olsa gerek…Gemi hareket saati 16.00; daha 3.5 saatimiz var. Görevli arkadaş, odaların henüz hazır olmadığını, yaklaşık 1 saatte hazır olacağını; bu arada, öğle yemeği servisinin olduğunu söylüyor. Bu çok hoş oluyor; herkesi rahatlatıyor, bizi de tabii ki.
Gemi, “Carnival Cruise Lines”a bağlı, “Carnival Valor” isimli. 14 katlı; dokuzuncu kata, “Lido” güvertesine çıkıyoruz. Herkes çoktan başlamış bile, ne varsa süpürmeye(!) Neyse, biz de katılıyoruz onlara…
Şöyle, Miami ve Liman manzaralı bir masaya kuruluyoruz.
GELELİM YEME – İÇMEYE…
Çok tereddüt ettik. Acaba şunu da alsak mı yanımıza, içerde bulamayız; ya da, pahalı olur diye...
Hiçbir şeye gerek yokmuş. İçerde her şey var, ödediğiniz rakamın içinde. Kahvesi de; suyu da; meyve suyu da…Hepsi açık olarak sunuluyor. Yani, şişelenmiş olarak isterseniz yok, ekstra. Gazlı ve alkollü içecekler paralı. Her katta çamaşır yıkama makineleri var (Yıkama ve kurutma 3’erden toplam 6 $). İnternet, uydudan sağlanıyor, biraz yavaş. (Dakikası, 0.75 $). Bunun dışında, ekstra ödemenize gerek yok. Biz, sadece, “Walgreen’s” den aldığımız şampanyayı (Freixeinet-Cordon Negro20 $) beraberimizde gemiye alıyoruz.
Güzelce, tıka basa karnımızı doyuruyoruz. Pizzası(24 saat mevcut), hamburgeri, cheeseburgeri, salata barı, tatlısı, tuzlusu. “Kuşun sütü mü?” Yok, kardeşim! Kendisi mevcut(!) bilemiyorum…
Yaklaşık 3.000 kişiyiz. Ancak, hareket ettikten sonra, pek o kadar insan göze çarpmıyor.
Çeşitli havuzlar var ; hatta, jakuzilisi bile… Orta yerde… Büyük keyif!
Odamız, en alt kademenin bir üstü; okyanus manza kiralı, “ocean-view”…Genişçe bir yatak; bir kanepe yatak; üzerinde, ranza tipi bir ilave yatak. 2 yetişkin, 2 çocuk için gayet uygun, tabii gemi koşullarında.
Bir restaurant,Lido, herkese açık; kim nereye oturmak isterse oturabilir; bir de, özellikle akşam yemeği için size tahsis edilen, yer numaranızın da belirli olduğu restaurant var.
Akşam yemeği de bitiyor. Şimdi, nerde şov var diye bakıyoruz. Bunlar tek tek anons ediliyor. Çeşitli barlar var.
Bizim için, en önemli konu, çocukların eğlencesi…
“Carnival Camp” adı altında bir çocuk kulubü var; ücretsiz. Belirli yaşlara bölmüşler çocukları. Bu da güzel. Denizde olduğunuz zaman, sabah çocukları alıyorlar, öğlen teslim ediyorlar(9-11.45). Sonra 14.00- 16.45; akşam da, 17.00- 22.00 gibi kabaca. Saat 22- 03.00 arası “babysitting” hizmeti var.Saati 6 $; 2 çocuk için saati, 10 $. Ehh, bu da hoş!
Animal Kingdom'da, Asya kısmında rafting heyecanı...
İşte, arkamda muhteşem Everest....
Oraya tırmandığınızı düşünün!!
Animal Kingdom hatırası...
Wet & Wild girişi... Islanmadan çıkmak mümkün değil...
Premium Outlets...
International üzerinde çalışan "I.Trolley"...
sevimli balinalar...
penguenler...
devasa "roller coaster"lar...
sevimli balina "shamu"nun gösterisi enfesti...
6301 Westwood, Otel Sleep Inn önündeyiz...
23 Kasım 2009 Pazartesi öğle saatleri… Houston, G.Bush Havaalanı, “Continental” Hava Yollarının uçuşlarını gerçekleştirdiği “C” terminalindeyiz. 5 gece kalacağımız Orlando için uçuş süremiz 2 saat 20 dakika. Sanki tropik bir adaya iniyoruz. Her yer yemyeşil gözüküyor uçaktan. Bir de, çok kısa aralıklarla, küçük küçük gölcükler. Kısaca, olağanüstü bir tabiat… Otelimiz, 6301 Westwood’da yer alan “Sleep Inn” ( kahvaltı dahil, internet mevcut, 5 gece için, toplam 247 $ ödedik), hem havaalanına hem de “Disneyland” bölgesine oldukça yakın bir konumda. Taksi, otoyolu takiben 15-20 dakikada bizi otele ulaştırıyor.(Otoyol ücreti dahil, 35 $ verdik). Bu aylar sezon dışı olduğu için konaklama fiyatları oldukça makul. Ancak, gelin görün ki, gerek “Sea World” gerekse de “Walt Disney World” fiyatları, çeşitli fiyat kategorileri olsa da,-bize göre-çok pahalı. Bir günlük park bileti, ortalama 75-80 $ civarında. Fakat, her ikisi de öylesine aktivitelerle, görsel şovlarla süslenmiş ki, eşi benzeri yok. Tek kelime ile, olağanüstü. Zaten Orlando deyince de, bu aktiviteler akla geliyor. Oteller, anlaştıkları taşıyıcı firmalarla müşterilerini bu faaliyetlere ücretsiz ulaştırıyorlar… Bir günümüzü, bu parkların dışında, çevreyi tanımaya ayırıyoruz. İki tip otobüsten “I.Ride Trolley”(Diğeri Lynx, daha uzun mesafelere, Downtown’a gidiyor), daha çok bulunduğumuz “Westwood” ve ona paralel yaklaşık 17 km. uzunluğundaki “International Drive” üzerinde hareket ediyor ve yolcularını hem otellere, yeme-içme mekanlarına; hem de, aktivite merkezlerine ulaştırıyor. Bu yolculuğun bir başında Orlando Prime Outlets(kuzey, Downtown yönü; diğer başında da, “Orlando Premium Outlets (güney yönü) alışveriş merkezleri bulunmakta. (1 günlük pass bilet, kişibaşı 4 $).
Biz, Şükran Günü(Thanksgiving-26 Kasım 2009)'nün olduğu hafta buralardaydık. Özellikle, 27'sinde(black friday olarak adlandırılıyor) öylesine bir tüketim çılgınlığı yaşandı ki, görmeliydiniz.
Halk, en az % 40 ucuzlayan fiyatlar karşısında mağazaları, adeta sildi, süpürdü.İnanın, şöyle bir fiyatlara baktım; fiyatlar, kesinlikle bizden pahalı değildi. İlgilenenlere duyurulur. “Sea World” bileti sahiplerine, ikinci kez, aktivite ve şovlardan yararlanma hakkı tanındığından(parktan çıkmadan, aynı gün onaylatmak gerekiyor, özellikle (sevimli!!) katil balina “Shamu” (Günde ortalama 125 kg. balık yiyor; ağırlığı ise, 4-6 ton arasında) ve yunusların gösterilerini bir kez daha görme şansımız oluyor…
Son bir not;
Otellerde; kahvaltı yetersiz ya da doyurucu değil; Disneyland ya da Sea World gibi aktivite alanlarında da hem pahalı hem de doyurucu olmaktan uzak.
Benim size tavsiyem; yemek yeme işini aktivitelerin bitimine ertelemeniz yönünde.
Aktivitelere de uğrayan "I.Ride Trolley"(cebinizde mutlaka günlük pass bilet bulundurun) ile, International Drive Caddesi üzerindeki pek çok seçenekten birini seçebilirsiniz. Ortalama açık büfe yemek fiyatları, 8-10 $ civarında. Bu fiyata, o merkezlerde ancak sandviç yersiniz.
Böylelikle, 5 gecelik Orlando turumuzu tamamlıyoruz… 28 Kasım 2009 Cumartesi günü, “Orlando Express” firmasına ait bir otobüsle(4 kişi 136 $), yaklaşık 5,5 saat, 370 km.lik bir yolculukla, 1 gecelik Miami ; 29 Kasım- 4 Aralık 2009 (7 gece) tarihleri arasında ise, Batı Karaiplere, “Carnival Cruise Line” ile bir gemi yolculuğumuz olacak… (Hani bizi arar da, bulamazsanız diye tarihe not düşüyorum…)
Alp ve Mert,"Discovery Green" in keyfini çıkartıyorlar...
Mert, yeni uğraşlarla meşgul...
SONRAKİ GÜNLERİMİZ…
Kalan günlerimizden birinde, iki park ziyareti yapıyoruz. Önce “Downtown” da, kasvetli binaların arasında yer alan ve 2008’de açılan “Discovery Green” Park’a (1500 Mc Kinney Str.) ; sonrasında da, ünlü Rice Üniversitesi ile bitişik devasa “Hermann” Park’a uğruyoruz. Çocuklar, bol bol, (bizde olmayan)parkta olmanın özgürlüğünü, keyfini sürüyorlar... O günü, bize oldukça yakın, “Old Spanish Trial” Caddesi üzerindeki aşina bir mekanda, “Kroger” Market’te tamamlıyoruz. Hemen şunu söylemeliyim. Hiç kimse çıkıp da, “Türkiye ucuz ya da cennet(!)” edebiyatı yapmasın. Fiyatlar bırakın “görece” yani alınan ücrete kıyasla ucuz olmayı; “nominal” olarak da ucuz ve de daha kaliteli. Aslında, bu da çok doğal… Bir kere, dünyanın her yerinden mal akışının olduğu gerçeğini saptamak gerekiyor. Bu kıyasıya rekabet, ister istemez, beraberinde ucuzluğu da getiriyor. İkinci ve en önemli faktör, petrol fiyatı. Houston fiyatlarını veriyorum(yaklaşık): Normal benzin 1 TL( galonu 2.5 $); Dizel ise, 1.1 TL(galonu 2.9 $).( 1 galon yak.3.8 litre). Los Angeles fiyatları, bu rakamların biraz üzerinde. Bakar mısınız? Bizdekini siz söyleyin… Bu uçurumu Türk halkı hak ediyor mu? ((( Tamam, denebilir ki, bizde bu meret yok! İyi de, hadi 2 misli olsun. Şimdi, tekelci kapitalizm Türkiye’de, uzun yıllardır bu gerçeğin farkında olduğu halde, kılını bile kıpırdatmamış; sadece ve sadece sömürü düzeninin devam etmesine seyirci kalmıştır. Türkiye’de siyasetle uğraşanların, bu gerçeği düzeltmek gibi bir misyonu asla olmamıştır. Tıpkı, doğudaki ağalık düzenini ortadan kaldırmak gibi… Hala, bir tek siyasetçinin sözünü bile edemediği gerçek işte budur! Esas, “açılım”da, tabii… Bu durumda, güzelim yurdum ve insanı, en az 50 yıldır, sözümona ülkeyi yöneten çapsız idarecilerin oyuncağı olmuş ve olmaya devam ediyor; her geçen gün, hiç de hak etmediği halde, daha da yoksullaştırılıyor…))) (Parantezi kapatalım!!!) Bir başka günü, “ Galleria” olarak adlandırılan bölgedeki alışveriş merkezinde geçiriyoruz, yaklaşan Şükran Günü’nün çoşkusu var insanların yüzünde. Mağazalar alışveriş tutkunları ile dolup taşıyor. Houston, ABD’deki 3. noktamız. Yaşam maliyetleri olarak bize oldukça uygun geldi. Bu kez, bunu daha da iyi anladık. Duruma göre, 800-1200 $ arası kira vererek; ya da, ortalama 150-200 bin $ a, çeşitli kredi imkanlarını kullanarak ev sahibi olarak, rahatlıkla yaşanabilir. Araba fiyatlarına gelince, çok daha lüksü, çok daha ucuza… (Gıda ve giysi fiyatları için internete “Kroger” ya da “ Target” yazmanız yeterli). Peki, bu durumda Türkiye ucuz mu? Evet, sadece tek bir konuda, ne yazık ki, çok ama çok ucuz!!!.. Nedir biliyor musunuz? Derinden üzülerek belirtiyorum ki, insan hayatı ve insana bakış… Artık, uzun yolculuğumuzun 5. noktası olan Houston adımını da, böylelikle tamamlıyoruz. 23 Kasım 2009’da Orlando yolculuğu başlıyor…
Güneşli bir Houston sabahında, sakin bir güne uyanıyoruz. Özel bir programımız yok. Önceki mekanları tek tek, tekrar ziyaret edeceğiz. İlk işimiz, Almeda Road’dan çıkıp, birkaç yüz metre yürüdükten sonra, “Reliant Park” yönündeki “Hollyhall”e sapmak. Biraz ileride, solda, çamaşır yıkama dükkanına uğrayacağız.(Bir kazan yıkama 23 dakika, 2 $, kurutma 30 dakika, 1.5 $. Deterjan 1 $). “Hollyhall” ün bir altı, “Cambridge” Caddesi; sonrasında ise, “Reliant Park” hafif metro İstasyonu. Tam da, “Astrodome” ve “Reliant Center” ile yüz yüze. Biz, “Cambridge” Caddesi’nden yürüyerek, yaklaşık 15 dakikada, “Woman’s Hospital” a ulaşıyoruz; Alp ve Mert’in dünyaya gözlerini açtıkları mekana… Öğle saatleri… Kafeteryasındayız… İşini ayarlayan personel yemeğe iniyor, sizinle birlikte sıraya giriyor; doktoru da, hemşiresi de. Hem biraz soluk alacağız; hem de, 28 Ekim 2006’nın ilk saatlerine ışınlanacağız. Otelle hastane arası birkaç kilometre olmasına rağmen; sanki uzamıştı o yol, hiç bitmemecesine… Aslında, gecenin zifiri karanlığında aldığımız, sadece ve sadece o birkaç kilometrelik yol da değildi. Sanki, bütün bir yaşamı sıkıştırmıştık o birkaç kilometreye… Her şeye/ herkese direnen ama dimdik ayakta durmayı başaran o iki kişinin; Tam 16 yıllık, yalın, yalnız, tek başına bir yolculuğu idi. Sonuç; sevginin zaferi, Alp & Mert’in hikayesi olmuştu… Bir binaya, binadakilere; bir de, bizimkilere bakıp, dalıyoruz. İçimizden “Hey gidi günler, hey!” diyoruz. Sezaryan için, 3 gece kalınıyor. Alp & Mert, 10 gün de, yoğun bakımda (Nicu) kaldılar. Bir film şeridi gibi, her şey tekrar canlanıyor. Çıkışta, “Smithlands” metro istasyonundan “Downtown” yönüne giden metroya biniyoruz ve “Main Square” de iniyoruz. Hemen karşısında, “Macy’s” Alışveriş Merkezi. Bölgenin altı tümüyle tünel; alışveriş, yeme-içme mekanları ile kaplı. Alttan işyerlerine yürüyen merdivenlerle çıkılıyor. Dolayısıyla, o yüksek yüksek binalarda çalışan personel, hiç dışarıya çıkmadan, günyüzünü bile görmeden, isterse alışverişini yapıyor; yemeğini yiyor; sonra da, en alt katta yer alan otoparktan arabasına binip, evinin yolunu tutuyor. Labirentvari tünellerin biri bitiyor, biri başlıyor. Biz, “Houston Shopping Center” da bir mola daha veriyoruz. “Potbelly” kafeterya, kahve keyfimiz için, yine bir nostalji, bildik noktamız. Artık, yavaş yavaş evin(!) yolunu tutmanın zamanı geliyor…
Los Angeles “LAX” tan,16 Kasım 2009’da, güneşli bir kış günü, saat 11.05’te havalanıyor “Frontier” uçağı… Yaklaşık 2 saatlik bir uçuş sonrası, önce Denver yolcularını bırakıyor. O da ne? Salvatore Adamo, çoktan gelmiş ve sahnedeki yerini almış:
Denver Havaalanı, sanki beyazdan bir gerdanlık gibi… Bu yıl, ilk kez karla karşılaşıyoruz. Uçağın çıkış kapısında, körükle birleştiği noktada, ikizlerin bebek arabalarını beklerken bir görevli, sürpriz yapıp, Alp ve Mert’e, Denver hediyesi olarak bir yumak kartopu sunuyor. Houston yolcuları için henüz erken; daha, 1.5 saatlik bir uçuş var. Uçağın tekerlekleri, “George Bush” Havaalanı’nın pistine, gökyüzünün kızıl tonları eşliğinde dokunduğunda ise, birden bambaşka duygular kaplıyor içimizi. Artık, gördüğümüz her nokta, nostaljik bir anıya dönüşüyor. Hüzün bulutları sarıyor etrafımızı… Tam 3 yıl önce de, bir başka Nijeryalı taksi şoförüne, “8510 Almeda Road” demiştik, yeni kıtaya ilk kez ayak bastığımızda. Sonrasında, sanki kırk yıllık tanış gibi, yine, yeniden başlıyoruz sohbete… Artık, Alp & Mert’in dünyasında, onların misafiriyiz. Yaklaşık 40 km.lik yolu ( öncesinde olduğu gibi, taksi 55 $ tuttu) alıp, “Scottish Inns & Suites” in avlusuna girdiğimizde Gaj, her zaman olduğu gibi, son derece kibar görüntüsü ile, bizi resepsiyonda karşılıyor ve “Odanız hazır” diyor. Evet, bir haftalığına da olsa, evimize gelmiştik… Bir üst kattaki suit odamız, sanki günlerdir bizi bekliyormuşcasına, hazır: 2 adet oldukça geniş çift kişilik yatak, bir adet kanepe, 2 adet Tv, buzdolabı, elektrikli fırın, mikro dalga, tost makinesi, dvd player, wi-fi, diğer mutfak gereçleri...
Dördüncü günümüze mütevazi bir otelde, Alvarado Caddesi üzerindeki “Hollywood Express Inn South” da “merhaba” diyoruz. (Gecelik, 60 $). Bugünkü planımızda, “Fairfax” Bulvarı ile 3.Cadde’nin kesiştiği noktada yer alan ve 1934’den bu yana hizmet veren “Farmer’s Market” var. Hemen yanı başında da, “Grove” alışveriş merkezi yer almakta. Tatil günü olması nedeniyle olsa gerek, nerdeyse hınca hınç! İnsanlar, çoluk çocuk soluğu burada almışlar. Birbirinden ilginç mekanlarda karnınızı doyurabilir; alışveriş yapabilirsiniz. Bizim için de bir hayli dinlendirici oluyor. Son günümüzü Santa Monica’da, trafiğe kapalı “Promenade”de geçiriyoruz. Her yerden müzik nağmeleri kulağımıza geliyor. Tam önümüzde, insanlar salsa yapıyor. “İşte, özlenen tablo!” diyorum. İnsanları orada dans etmeye zorlayan birileri mi var? Hayır! Ancak, ortam bunu sağlıyor. Denebilir ki, bizde sorun çok. Peki, dans eden o insanların hiç mi sorunu yok? Tabii ki, var! Keyifli bir akşamla L.A.’e veda ediyoruz. Tabii, göremediğimiz, yapamadığımız pek çok şeyin olduğunu biliyoruz. Sunset Bulvarı’nda, Beverly Hills’de dolaşmak gibi; Okyanusun çılgın dalgalarına kendinizi bırakmak gibi; Anaheim’deki Disneyland yerine Orlando’dakini tercih ettik. Yine de, büyük zevk aldık biz L.A.’de olmaktan…
16 Kasım 2009'da, öğle saatlerinde bindiğimiz "Frontier" Hava Yolları'na ait bir uçak, "Denver" aktarmalı olarak, bizi Houston'a götürüyor...
Sabah erken saatte, yine kendimizi Sawtelle Bulvarı’na bırakıyoruz ve 1.5 km.lik bir yürüyüşle Venice Bulvarı’na ulaşıyoruz… Önce, “Downtown” yönüne giden 33 ya da 333 no.lu otobüslerden birine binip, “La Brea” Bulvarı’nda ineceğiz; sonrasında da, Hollywood yönüne giden 217 no.lu otobüse aktarma yapacağız. Bu arada, Metro İdaresi, kapalı devre Tv yayını yapıyor.Ekrandan çeşitli faydalı bilgiler geçiyor. Gps sistemi yardımı ile de ekrandan, hangi sokaktan geçtiğinizi takip edebiliyorsunuz. Ayrıca, durak isimleri, otobüsteki ışıklı tabeladan da geçiyor. Ehh, burası Amerika! Tekrar, Hollywood Bulvarı’ndayız. “Star Lines” firmasının “shuttle/ ücretsiz servisi” ile Universal Stüdyolarının yolunu tutuyoruz. Trafik açık, 15 dakika içinde varıyoruz. Stüdyolara girmeden, sağ tarafta “City Walk” denilen modern alışveriş dükkanları var. Bir gün önce aldığımız biletlerle ( 2 kişi 138 $) girişte, sıkı bir kontrolden geçiriliyoruz hem güvenlik açısından hem de sahte bilete önlem olarak. Meydanda bizi, meşhur dönen küre karşılıyor. Tabii, ilk görüntüler de burada alınıyor. Stüdyoların görevlisinden bilgi alıyoruz. Öncelikle, 1 saat sürecek stüdyo turunu almamızı; sonrasında da, “water world” e girmemizi salık veriyor. Biz de öyle yapıyoruz. Bambaşka bir atmosfer; farklı bir dünyayı soluyorsunuz içeride. Bir kez, pek çok çizgi film kahramanı(!) etrafınızı sarıyor. İşte, o noktada, ikizlerle bağlantımız neredeyse kopuyor. Sanki, onlarla iç içe yaşamış, birbirlerini çoktandır tanıyorlarmışcasına kucaklaşıyorlar; tokalaşıyorlar; resimler çekiliyor, video kayıtları alınıyor. Bu arada, uzunca bir kuyruğun ardından, stüdyo turunu alacağımız, yarı açık vasıtaya biniyoruz. İşte, Hollywood filmlerine konu olan mekanlar tek tek karşımızda… Çeşitli sahne çekimlerinin nasıl yapıldığını anlatıyor rehberimiz oturduğu yerden. Aynı şeyleri günlerce, aylarca hatta yıllarca anlatmak nasıl bir şey diye düşünüyorum. O ise, sanki ilk günkü gibi, sıkılmadan, tek tek anlatmaya devam ediyor. Ünlü “Desperate House Wives” dizisinin çekildiği mekanın önünden geçiyoruz. Bir bina ya da otomobil yangını nasıl gerçekleştiriliyor? İşte, canlı bir sahne ile, hep birlikte yaşayarak görüyoruz. Ya da, bir yağmur ya da sel baskını sahnesi… Oldukça büyük bir alan; onlarca devasa stüdyodan oluşuyor; turumuzu yaparken bile canlı çekim sahnelerine rastlıyoruz. İki farklı yerleşim düzeni var. Girdiğimiz alanın(Upper Lot) altında yer alan ikinci bölüm(Lower Lot), ilkinden nerdeyse 100 m.daha aşağıda; 4 ayrı uzunca yürüyen merdivenden inilerek ulaşılıyor. Tüm gününüzü alacak, çok çeşitli aktiviteler var. Tabii, çocuklarla bazılarına giremiyorsunuz. Ancak onu da düşünmüşler. “Child Switch” diye adlandırılan, ailelerin birbirlerinin çocuklarına göz kulak olması; böylece, herkesin aktivitelerin tümünden yararlanmaları mümkün oluyor. “Water World” ise olağanüstü.Tam bir görsel şov!.. Stüdyoların kapanış saati ile birlikte, Los Angeles’ta bir günü daha tamamlamış oluyoruz…
Downtown ‘dan “Civic Center” Metro İstasyonu’ndan kımızı hattı kullanıyoruz.(Kişibaşı, 1.25 $)(Metro.net) Yaklaşık yarım saat sonra, Hollywood/Highland İstasyonu’na geliyoruz. Metrodan Hollywood Caddesi’ne çıktığımızda ise, Downtown ile hiç ilgisi olmayan, bambaşka bir dünya ile karşılaşıyoruz. Bu, Hollywood’un parıltılı, ihtişamlı, (dıştan) mutluymuş görüntüsü veren hali. Gerçekte, bir masal dünyası!.. Caddede bizi, önce, “Walk of Fame” yani yüzlerce yıldızın isminin caddeye, bir daha çıkmamacasına, kazındığı platform karşılıyor. Kimler yok ki! Say sayabildiğin kadar. Hemen önümüzde, her dönemin tapıncı, çoktandır göremediğim(!)Marilyn Monroe…Şöylece bir selamlaşıyoruz!.. Superman de sırada… Tam da “Kodak” Tiyatrosu’nun önündeyiz. Birazdan onun 4.katına çıkacağız.Hemen yanında “Çin-Chinese” Tiyatrosu… Bir dolu insan, ellerinde broşürlerle, ya Hollywood-Beverly Hills çevresine yapılacak turlara ya da akşam sergilenecek sovlara, tiyatro gösterilerine bilet satmaya çalışıyorlar. Cadde’nin tam karşısında, Hollywood’un ilk sineması “El Capitan” yer almakta. Biz, yavaş yavaş, Kodak Tiyatrosu’nun merdivenlerini tırmanmaya başlıyoruz. Filmlerde, ta uzaklardan görülen o meşhur “Hollywood Sign-Yazısı” nı görmek üzere…Birkaç kare resim alıyoruz. Madame Tussauds ise, biraz ileride…
Hemen Caddede yer alan "Star Lines" firmasından, bir sonraki gün için, tüm günümüzü dolduracak "Universal Studios" tur bileti (2 kişi, 138 $ alıyoruz. Allahtan, çocuklar henüz 48 inch (1 inch 2.5 cm.) olmadığı için onlara bilet yok.) ve Sawtelle Bulvarı'ndaki, Ucla'ya ait evimize doğru yol alıyoruz...
Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful.
İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...