Gezgin

Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful. İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...

Cuma, Eylül 29, 2006

HOUSTON SIGHTSEEING (4)...

Özellikle Amerikalıların kullandığı, bilinen bir deyim vardır."Time's money". Paranın; hemen herşeyin ölçüsü olduğu gerçeğine vurgu yapar. Biz de, "Acaba bu topraklarda parasız bir aktivite var mıdır?" dedik ve sonuçta-müze gezileri hariç-bir adet bulduk. Antalya'nın, Eylül başı sıcağını andırır, makul ölçülerde nemli bir pazar gününde, "Port of Houston/Houston Limanı"a düştü yolumuz. Texas ve özellikle Houston önemli bir bölge. Petro-kimya, gaz ve bazı enerji kaynaklarını barındırıyor bünyesinde. Houston Limanı( www.portofhouston.com ) da, bu anlamda, Amerika'nın 4.büyük limanı. Liman'da ne olup bittiğini, ilgilenen insanlara anlatmak üzere; taa 1958 yılından bu yana, "Sam Houston Boat" adlı gemi ile, 90 dakika süren bir gemi yolculuğu yapılıyor. Son derece sıkı bir denetim ve ciddiyetle.. İnternetten, en az 15 gün önce rezervasyon yaptırmanız gerekiyor yer bulabilmek için. Gemiye, yiyecek, içecek alınmıyor tabii. Turun sonuna doğru kendileri ikram ediyorlar. Yaa, işte böyle!..Hem de bedava!..Şimdi, videoları keyifle izleyin..

Turun devamını, şimdilerde aramızda olmayan, Galveston/Houston doğumlu, ünlü şarkıcı Barry White'ın videosu eşliğinde seyredebilirsiniz.




Pazar, Eylül 24, 2006

HOUSTON DOWNTOWN AQUARIUM..











Sizleri bugün, "Houston Downtown Aquarium"a davet ediyorum. Buyrun birlikte gezelim. Hernekadar Singapur'daki gibi büyük olmasa da, bir öğleden sonrası için hoşça saatler geçirdik. Hatta, o gün resimlerden de anlaşılacağı üzere, çocuklar gibi şendik... "Daypass/Günlük" bilet, kişibaşı $16. Bu kaplanların orada ne işi var diye, bana sormayın! Zira, ben de bilmiyorum. Hatta, bir "python"un..(bknz. www.dailymotion.com/kanibirm )





Dart Frog
Uploaded by kanibirm


Perşembe, Eylül 21, 2006

HOUSTON TUNNELS..

Bugün, bize oldukça ilginç gelen "Houston Tünelleri"nden bahsetmek istiyorum. Nişantaşı-Taksim arasının; yeraltından, tünellerle birbirine bağlı olduğunu ve iş merkezlerine de, buralardan çıkıldığını düşünün. Bu yeraltı tünellerinde, hemen her tür ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz dükkanlar mevcut. Houston'da hava sıcaklığı, özellikle bir ay öncesine kadar, oldukça sıcak ve de nemli olduğundan; caddelerde, neredeyse hiç kimseyi görmüyorsunuz. ( http://www.houstontunnels.com/index_content.html ).

HOUSTON SIGHTSEEING (3)...






















Bu resimler, "Houston Museum of Natural Sciences/ Doğa Bilimleri Müzesi" nden..Oldukça keyifli bir ziyaretti. ( http://www.hmns.org (Giriş, normalde 7$; ancak, perşembe günü ücretsiz). Bu arada; Houston ve oradaki yaşamımızla ilgili video görüntülerine hem yan taraftaki "linkler" bölümündeki "Our Houston Days"den hem de ( www.dailymotion.com/kanibirm ) den ulaşabilirsiniz.


Pazar, Eylül 17, 2006

HOUSTON...VE YAŞAM (2)...

  • Bugün; Houston'daki yaşamımızın, yeme-içme kısmı ile ilgili bilgiler vermeye çalışacağım. Henüz, ortalama ücret düzeyini öğrenemedim. Alışverişler, tahmin edileceği üzere, büyük marketler aracılığı ile gerçekleşiyor. Aşağıda, salt örnek olması için, bazı fiyatları veriyorum. Ancak, unutulmamalı ki, bu karşılaştırmayı "purchasing parity-satınalma gücü paritesi"ne göre yapmak lazım:

    Konut Kirası(aylık)-$ 500'den başlıyor. ( http://apartmentwiz.com )
    Market Fiyatları..( www.kroger.com );( www.target.com )
    (Fiyatlar yaklaşık YTL karşılığı, kur 1$=1.5 YTL alınmıştır.)


    Şeftali(kilo)- 8 YTL ;
    Nektarin(kg)- 9.5 YTL ;
    Kırmızı Üzüm(kg)- 8.2 YTL ;
    Portakal(adedi)- 1 YTL ;
    Yumurta(adedi)- 10 kuruş ;
    Süt (lt)- 1YTL ;
    İçme Suyu(lt)- 35 kuruş ;
    Portakal Suyu(lt)- 1.2 YTL ;
    1 Paket Tost Ekmeği(680 gr.)-1.5 YTL ;
    Muffin(adedi)- 1.3 YTL ;
    Böğürtlen Marmalad
    (Kavanoz-510 gr)- 4.9 YTL ;
    Bal(Kavanoz-453 gr)- 4.9 YTL ;



Etiketler:

Cumartesi, Eylül 16, 2006

HOUSTON SIGHTSEEING (2)...

Geçtiğimiz günlerde, "Houston Fine Arts Museum"u ziyaret ettik. İşte, gördüklerimizden bazıları...(Giriş, $ 7, perşembe ücretsiz)




















Daha ayrıntılı müze ziyaretleri için aşağıdaki linke bakınız.



( http://www.houstonmuseumdistrict.org/default.asp?id=70 )

HOUSTON SIGHTSEEING


Sizi şimdi, Hermann Park içindeki hayvanat bahçesine götürelim. Afrika aslanı; California deniz aslanı, Borneo orangutanı, pelikanlar, çeşitli maymunlar gördüklerimizden bazıları...
(Giriş, $8.5)


























HOUSTON...VE YAŞAM..

Houston oldukça geniş bir alana yayılı. Kent merkezinde sevimsiz binalar canınızı sıkarsa, kendinizi Hermann Park'a atın. ( http://www.hermannpark.org/101_fun_things.htm)


Ya da, Fannin Street'deki Starbucks'a..İşte, bir grup fiyat...


Yorulursanız, trene de binebilirsiniz...

Bu sevimli sincapla dost olabilirsiniz..

İşte, bir dinlenme anı daha...




İstasyondaki otomatik makinadan $ 2 verip, "day pass-günlük bilet" alabilirsiniz. Hoş, kontrole hiç rastlamadık. Ancak, biletsiz yakalanırsanız; cezası, $ 500.


Etiketler:

Çarşamba, Eylül 13, 2006

HOUSTON NOTLARI(3)...

Kaldığımız "Almeda Road/Medical Center Area"ya en yakın "Light Rail-Hafif Metro" istasyonu, yaklaşık 2 km. mesafedeki "Reliant Park". Tek yön bilet $ 1. Günlük, sınırsız indi-bindi yaparsanız, o da $2. "Downtown-Fannin South" olarak adlandırılan hattın toplam seyahat süresi 32 dakika ve toplam 15 duraktan oluşuyor.( www.ridemetro.org )

Yüksek binalar, sadece "downtown" denilen merkezi bölgede var. Genelde, 2-3 katı geçmeyen, oldukça dağınık bir alana yayılı bir yerleşim merkezi, Houston.
İş saatleri içinde fazla kalabalıkla karşılaşmadan seyahat ediyorsunuz.

Burası, "Downtown-Main Street". Metro, bu gördüğünüz fiskiyeli bölümden geçiyor...
Kentteki en büyük ve prestijli alışveriş merkezlerinden biri "The Galleria" ( www.simon.com ). Üç katlı, oldukça geniş bir alana yayılı. En alt katta, buz pateni sahası da var.



"Main Street Square" Light Rail Station...Gördüğünüz gibi, hava oldukça sıcak. Zaman zaman yağmur yağsa da ısı, yılboyu ortalama 12 derecenin altına düşmüyor.(Yan taraftaki sütundan hava durumunu takip edebilirsiniz.




Pazar, Eylül 10, 2006

HOUSTON NOTLARI(2)...

İşte, odamızdaki ekipmanlar...Hemen her evde mikrodalga fırın kullanılıyor.
Aşağıdaki linkten otel ile hastane arasını gösterir haritaya ulaşabilirsiniz.


http://maps.google.com/maps?saddr=8510%20Almeda%20Rd.%2077054&daddr=7600%20Fannin%20St%2077054&hl=en&ip=192.168.1.2&ie=utf-8

Bugün, doktorumuzla, Hastane'nin doğumla ilgili katlarını dolaştık. Doğrusu, o üniteleri görünce, ne kadar doğru bir iş yaptığımızı bir kez daha anladık. Dört katlı binanın 3. ve 4. katları tamamen doğum yapacak annelere ve bebeklerine ayrılmış. Özellikle, erken doğan yoğun bakım üniteleri(NICU-Neonatal Intensive Care Unit) oldukça gelişmiş. Erken doğum(premature)haftalarına göre, 3 ayrı NICU ünitesi var. Level I, zamanında doğmuş ancak sağlıklılığı konusunda tam bir fikir sahibi olunamayan, annenin bulunduğu odaya da verilmeyen bebeklerin bulunduğu ünite. Level II ve Level III görece sorunlu ve de uzun süre yoğun bakıma ihtiyaç duyan bebeklerin bulunduğu üniteler. Hastaneyi gezmek isteyen potansiyel anne adayları için belirli saatlerde tanıtım gezilerinin düzenlendiğini de belirtelim.

HOUSTON NOTLARI...

Evet, artık yavaş yavaş, Houston'daki yaşamımızla ilgili notlara geçme zamanı...En baştan başlayalım. İki adet havaalanı var. Biri, indiğimiz ve büyük olan George Bush International Airport, diğerleri Hobby ve Ellington Field.( www.fly2houston.com ). Kaldığımız "Medical Center Area; şehrin tam göbeğini "Downtown" olarak kabul edersek, oraya 7-8 km.mesafede. Ancak, burada, mesafe kavramı oldukça farklı. 5-6 mil ya da 10 km. yakın olarak sayılıyor. Bir yerden bire yürümek sözkonusu bile değil. Her yere araçla gitmek durumundasınız. Kaldığımız yerin, "Hastane Bölgesi"ne, özellikle doğumun olacağı ( www.womanshospital.com )'a hem yakın hem de ucuz olmasına çalıştık. Buna rağmen, araba ile yak. 3km. Scottish Inns&Suites; motelimsi, bir gece konaklama için tercih edilen; anayol üzeri bir yer. Odalarda tv, mikrodalga fırın, buzdolabı, dvd player,cd player, hızlı adsl, klima, wc, duş mevcut. Rahatlıkla kalınabilir. 1-2 gün, günlüğüne $70(tax dahil-%17) ödedik. Sonra; kalmak için, daha ucuz bir yer(apartment) arayışına girdik. Kiralama süremiz maksimum 3 ay olacağı için, yer bulmakta zorlandık. Sonuçta, maliyet, her şekilde, aylık $ 1.000'ın üzerine çıkıyor. Hatta bazı ekstralar da hariç (su, elektrik, gaz vb.). Bu durumda, kaldığımız yerle anlaşma yoluna gittik. Buna "extended stay" deniliyor. Resimlerde de göreceğiniz gibi, yeni evimizde rahatımız oldukça yerinde. (Herşey dahil, son günümüz olan 3 Aralık'a kadar, aylık $ 1.000X 3= $3.000'a anlaştık). İlk birkaç gün, dışarıya yemek siparişi verdik. Sonra, yakındaki bir marketten( www.kroger.com )alışveriş yaptık.
Doktorumuz, Sn Damla Dryden, uzun yıllardır Houston'da yaşıyor. Oldukça yardımsever ve de samimi.Kendisine çok güveniyoruz. İlk muayenesini yaptı ve herşeyin yolunda olduğunu söyledi.
Nilgün Hanım'ın, artık, çok fazla yorulmaması gerekiyor. Bu nedenle, market alışverişlerini, yeni özel(!) arabası ile yapıyor.
(Yan tarafta yeralan "stickam.com" logosunun birinci bölümünü"display menus" tıklayıp; çıkan listeden "play music"başlığı altında, "Houston Mesajları 1"den ses kaydına ulaşabilirsiniz)

Çarşamba, Eylül 06, 2006

AMERİKA YOLUNDA/UÇUŞ NOTLARI..





Merhaba Houston...

Herşeyi halletmiş ve de "check-in"i internetten yapmış olarak, 4 Eylül 2006 Pazartesi günü Atatürk Havalimanı'na gittik. İnternetten "boarding pass"verilmediğinden, bir süre bekleyip onu da aldık.Ve, uçağa binmek üzere beklemeye başladık. 05.40 Amsterdam uçağının kalkması artık an meselesiydi. O da ne? Bir anons"Ufak(!)bir arıza varmış. Kalkış, 30-45 dakika gecikmeli olacakmış. Beklemeye devam. Bir süre sonra, bizi daha fazla uçakta tutmak yerine, bekleme salonuna aldılar. Birer içecek verdiler. Motoru tamire koyuldular. Bu arada, saat 10.00' u bulduk. Arızanın gideridiği düşüncesi ile, bizi tekrar uçağa aldılar."Tamam" dedik, gidiyoruz. 15-20 dakika geçti uçağın içinde. Yine olmadı. Meğer "alev uzaması" diye bir arıza varmış. Hollanda'dan teknisyen ve de parça gelecekmiş. Sonuç; otellere yerleştirileceğimiz söylendi,160 kişiyiz. Çıkış damgaları iptal edildi; tekrar, Türkiye'ye girdik. Tabii, çok kısa sürede olmuş, basit bir olay gibi anlatmaya çalışıyorum ama hiç de öyle değil. Herkes sinir küpü oldu. Bagajları 2 saat tuttular,vermediler; sırf otele göndermemek için. Neyse ki, en sonunda, saat 13 civarı, alabildik. Doğruca, Polat Otel'e...Hatta onların aracını beklemeden, taksi ile gittik. Çünkü, yaklaşık 10 saattir heyecan ve yorgunluk içindeyiz. Neyse ki, biraz dinlenme imkanı bulduk. Özellikle, tabii ki,hamile olan eşim Nilgün, perişan oldu. Artık, bu yorgunluğun üzerine, uçağın o gün kalkmamasını istemeye başladık. Çünkü Amsterdam devamında, 10.5 saatlik bir ekstramız daha vardı. Güzelce karnımızı doyurduk. Kısaca, geceyi geçireceğimizi anladık. Zira, dinlenme esnasında, kapıların altından, ertesi sabah 07.00'de "pick-up" yapılacağı notu atılmış. Maceranın 2.günü, sabah saat 6.00'da başladı. Alelacele bir kahvaltı ve doğru havaalanının yolunu tuttuk. Bekleyiş ve ızdırap sürdü. Sonuçta, havalandığımız saat:12.00.
Tam 30 saatlik bir gecikme. Aynı uçak. Neyse ki, 3 saat 20 dakikada Amsterdam'a vardık. Bir güzellik ve de bir tatsızlık...Bağlantı uçağını,"business class"dan vermek durumunda kaldılar.Hayatımızın en kolay uçuşunu, üstelik Atlantik geçişi, yaptık.Tamamen işadamlarına yönelik 25 kişilik bir grupla, adeta özel bir uçak havasında, nerdeyse yolcu başına 1 adet personelle, dakika başı servis eşliğinde, 10.5 saatte Houston'a geldik.Tek sorun, "içeri girişte bir sorun olur mu?"ya kaldı. İnanmayacaksınız, George Bush International Havaalanı'nda bizden başka kimsecikler yoktu. Ancak, tek sorun, Amsterdam2da kalan 2 bavulumuzdu. Hemen oradaki KLM görevlisine durumu ilettik. Hoş, onların da bilgisi varmış. ertesi günkü yani 6 Eylül uçağı ile bavulların adrese teslim edileceği mesajını aldık. Yarı tatmin olmuş bir şekilde havaalanından ayrıldık. Bu arada, girişte, o çok korktuğumuz, "neden geldin ?";"ne işin var ?"; "paran-pulun var mı?" gibisinden hiçbir soruya muhatap olmadan, adeta tereyağdan kıl çekercesine giriş yaptık. Son kapı görevlisi, elimizde hiç bavul,çanta vb.görmeyince sukutu hayale uğradı. İki görevli birden, hepbir ağızdan " Sizin başkaca eşyanız yok mu?" diye sordu. Bavullarımızın, Amsterdam'da kalmasına, inanın, bizden çok üzüldüler.Zira, günün son yolcularını da, böylelikle didik-didik edemeden ellerinden kaçırmış oldular. Sadece "Take care-Kendinize iyi bakın"dediler. Hemen bir taksi ile, "Medical Center Area"ya, kalacağımız otele geldik.Yaklaşık, yarım saatlik bir yolculuğa, 55$ verdik. (
www.lodginghouston.com )

Pazar, Eylül 03, 2006

EVERYTHING FOR TWINS FURTHERMORE..

ARTIK HERŞEY İKİZLER İÇİN...

Evet; uzun, ince, meşakkatli, tatlı, sevimli, yorucu, zaman zaman üzücü olabilecek bir sürecin son dönemecine girmek üzereyiz. Neden mi bahsediyorum? Tabii ki, anne-baba olmaktan... 6 ayı aştık, 27.haftanın içindeyiz." Davulun sesi uzaktan hep hoş gelir"derler. Bize de, geçen 17 senelik beraberliğimizde hep öyle geldi. Ancak, gerçekte de, acaba öyle mi? Bunu öğrenmemize çok az kaldı. Şu an, bir gün daha, ne yazık ki bitmekte...Sayılı dakikaları kaldı. Dünyanın bir kısmı yepyeni bir günü karşılamaya hazırlanırken; bir kısmı da, kalan sayılı dakikaları yaşıyor. İşte, tam bu noktada sizlerle, oldukça önemli bir konuyu paylaşmak istiyorum. Bu, bir yerde, tarihe not düşmek anlamına da geliyor. Bazen zor kararlar almak durumunda kalırsınız. Tabii ki, sonucu, sadece ve sadece sizi ilgilendirir. Ancak bazen de, aldığınız karar sizi de aşar...Doğmuş ya da doğacak çocuğunuzu da etkiler. Birazdan, bu ikinci türe girecek türden bir karar aldığımızı; sonucunu da, tarihe bıraktığımızı itiraf edeceğim. Umarım(z), herşey, bizim planladığımız gibi, saf ve temiz olur. Zira, gerçekte, aldığımız bu karar, bizi son derece rahatsız ediyor...Evet, yaklaşık 6.5 saat sonra biz, Amerika'ya,Houston'a uçacağız, doğum için. Herşeyden önce, bu kararı; sadece ve sadece doğacak ikizlerin, Alp ve Mert'in yaşamlarında bir alternatif, bir anahtar olması amacıyla aldığımızı belirtmeliyim. Bu ülkede doğan gerçek yurtsever (bu karara rağmen, hiçbirşeyin değişmeyeceğine inanıyorum); Atatürk'çü (Bu noktada da, itirazlar gelebilir. Ama, ğöğüslemek zorundayız) bir Türk vatandaşı olarak, ne yazık ki, gelinen noktadan son derece rahatsızlık duyduğumuzu belirtmeliyim. Giderek gericiliğin, yobazlığın cirit attığı bir ülke konumuna geldiğimiz herkesin malumudur. "Bu bir çare mi" derseniz, birey olarak, size"haklısınız"derim; ancak, soruna çaresiz kaldığımızı da, görmek durumundayız. İşte, yarın uyananlar başka bir dünyaya uyanacaklar...Onlar daha özgür, çağdaş, ilerici, aydınlık olacaklar.Buna hiç şüphe duymuyorum. umarım, anlaşılan, sağlıklı bir karar vermişizdir. Houston'dan geçeceğimiz notlar ve haberlerle görüşmek üzere...Kalın sağlıcakla..

Cumartesi, Eylül 02, 2006

VİYANA-KÜLTÜR & SANAT SEMBOLÜ...

Kültür ve Sanat Simgesi Bir Şehir,Viyana…

Seksene yakın müze ve koleksiyona sahip olması nedeniyle, adı sanatla özdeşleşen; bir tarafta Johann Strauss, Mozart, Beethoven, Haydn, Brahms, Schubert gibi birçok ünlü müzisyen ve besteciyi bağrına basan; diğer tarafta da, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’u barındıran bir şehirdeyiz. Avrupa’da üç bin kilometre yol kateden; “Mavi Tuna” ve ”Tuna Dalgaları” valslerine ilham kaynağı olan ünlü Tuna Nehri, şehrin içinden geçmekte. Toplam 414 kilometrekare alana yayılı, 23 bölgeye ayrılan, II.Dünya Savaşı’nda şehrin dörtte birini yitiren, şimdilerde ise yaklaşık 1.8 milyon nüfusa sahip. Burası, klasik müziğin ve valsin kabesi, Viyana…
Kaldığımız İbis Oteli, Kartner Bölgesi’nde yer almakta. Şehrin ulaşımı oldukça rahat. Ancak biz, yürüyerek keşfetmeyi tercih ediyoruz. Gezimize, şehrin kalbi sayılabilecek “Stephans Katedrali(Stephansdom)”nden başlıyoruz. Gotik tarzı mimarisi ile, sekiz asrı aşan bir süredir ayakta. Merdivenle çıkılabilen kulesi ise, 137 metre yüksekliğinde.
Hemen önündeki cadde, bir zamanlar kale hendeği olan “Graben”. Tam ortasında, veba salgını nedeniyle ölen binlerce kişinin anısına, 1679’da yaptırılan “Pestsaule” anıtı yer almakta. Ayrıca, ünlü porselen mağazası “Augarten”, “Lehman” kafe de bu caddede.
Biraz ileride, bir başka caddeye, “Kohlmarkt”a geçiyoruz. Karşımıza, iki yüzyıllık bir pastane çıkıyor, “Demel”. Portakal likörlü kahve eşliğinde, çikolatalı kekinden tadıyoruz.
Sırada, “Michaelerplatz” yoluyla ulaştığımız, 1279’dan 1918 yılına dek ,altı asrı aşkın bir süre “Habsburg Hanedanı”nı ağırlayan, “Hofburg” Sarayı var. Bambaşka bir dünya…İç içe geçmiş birçok avlu, bina ve salon. İki ayrı binadan oluşan Ulusal Tarih ve Efes müzeleri yer almakta.
Buradan, İmparator Franz Joseph tarafından yaptırılan, yedi metre genişlik ve yedi kilometre uzunluktaki “Ring Caddesi(Operring)”ne… Cadde’nin, çok sayıda kafeterya ve şık alışveriş dükkanları ile dolu, trafiğe kapalı, Viyana’nın kalbi sayılan “Kartner Strasse” ile kesiştiği noktada yeralan Opera Binası’na…İlk kez, 1869’da, Mozart’ın “Don Juan” Operası ile açılmış. Mimarı Vandernüll, binanın tren garına benzetilmesini içine sindiremeyip, intihar etmiş.
“Kartner Ring” yoluyla, şehrin soluk aldığı bir başka mekana, “Stadtpark”a uzanıyoruz. Yeşil denizi(!)nde ilk gözümüze çarpan; ayakta, keman çalan altın Johann Strauss heykeli. Ayrıca, Schubert’in ve bazı ünlü müzisyenlerin de heykelleri mevcut. Sanata ve sanatçıya olan duyarlılığa şapka çıkarıyoruz. Parkın bir başka özelliği de, Strauss’un ilk konserini verdiği “Kursalon”u içermesi.İki katlı, mütevazi bir bina. Bahçede satış yapan görevlilerden, akşamki Mozart’ın ünlü “Figaro’nun Düğünü” Operası için, konser biletlerimizi alarak ilk günümüzü noktalıyoruz.
Ertesi güne; “U 4” metro hattını kullanarak, 15 dakikalık bir yolculukla, barok ve rokoko tarzında, 1559 yılında bir av köşkü olarak yapılan “Schönbrunn(Güzel Çeşme)” Sarayı’nı gezerek başlıyoruz. Kulaklarımızda, henüz altı yaşındayken burada bir konser veren Mozart’ın o büyülü müziği…Birbirinden muhteşem salonları geride bırakıp; “Gloriette” denilen bölümde, yeşillikler içindeki o uçsuz bucaksız bahçede kayboluyoruz!
Buradan, bir başka mekana, 18.yüzyılda, barok stilde inşa edilen ve iki ayrı binadan oluşan “Belvedere(Güzel Manzara)”e; Viyana’yı Türklere karşı savunan Savoy Prensi Fransız Eugene’in yazlık sarayına geçiyoruz. Saray’ın içindeki en önemli bölümlerden biri, Avusturya Güzel Sanatlar Müzesi. Gustav Klimt’in ünlü “Der Kuss(Öpücük)” adlı tablosu yanısıra, Monet, Pissaro, Picasso gibi ressamların eserlerini de görmek olası.

Bir sonraki durağımız, ruhbilimcilerin adeta kutsal bir tapınak olarak gördükleri, psikanalizin babası Freud’un, 1971’de müzeye dönüştürülen Berggasse’deki evi. Girişte, şapkası ve bastonu var. İçeride ise; totem heykelleri ve hasta koltuğu.


Kahvenin Öyküsü…

Viyana denilince akla, tabii ki, kahve de geliyor. İlginç bir öyküsü var. Kimilerine göre kahve, Viyana’ya, Türklerin armağanı. Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1529’da düzenlenen ve başarısız olan 18 günlük I.kuşatmanın ardından; 1683’te, bu kez, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından II. kez kuşatılır Viyana, bugünkü Viyana Ormanları’nın olduğu bölgede. Pek çok nedeni yanında, hem saldırıda gecikilmesi hem de fazla sayıda askerle katılınması ile başlayan açlık sorunu sonucu; kuşatma, yarıda kesilir, apar topar geri dönülür. Bu esnada, yanlarında getirdikleri çuvallar dolusu çekirdek kahve de orada bırakılır. İşte, Viyanalılar; kahveyi, açtığı kafeteryasında, bu çekirdek kahveleri kullanan bir Polonyalıdan öğrenirler.Yeri gelmişken belirtelim. Geçmiş Türk izlerinin en iyi gözlemlendiği mekan olarak, “Karlsplatz”daki Viyana Şehir Tarihi Müzesi, mutlaka gezilmeli. Müzede, 1700’lü yıllarda kullanılan bir Türk Bayrağı, çeşitli devirlere ait sikkeler, Kara Mustafa Paşa’nın bir portresi, kuşatmaya ilişkin planlar vb. görülebilir.

Lezzet Durakları…

Kafe kültürü, Viyana’da toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçası. IXX.yüzyılda bile, yüzelliden fazla kafeterya mevcut. Ünlü mekanlardan bazıları :

“Demel”-Kohlmarkt 14 ( Pasta yanında, kremalı Demel Kaffe)(
www.demel.at )
“Diglas”-Wollzeile 10 ( Turta),
“Hawelka”-Dorotheergasse 6 (
www.hawelka.com ),
“Haas&Haas”-Stephanplatz 4 (sıcak çikolata) (
www.haas-haas.at ),
“Central”-Herrengasse

Kahvenin ise, on civarında türü var. “Türkischer” Türk kahvesi; ”Brauner” sütlü; “Melange” sıcak sütlü; “Kurz” çok sert; “Obers” kremalı; “Moka” sert, sade; “Kapuziner” Viyana usulü kapuçino; “Schwarzer” şekersiz, sütsüz siyah; “Konsul” kremalı siyah; “Gestreck Espresso” sert olmayan espresso; “KaiserMelange” yumurta sarısı ve brendi ile servis edilen sade kahve.
Bir diğer lezzet durağı ise, Viyana şnitzeli için uğradığımız 1905 tarihli “Figlmüller”. “Stephansplatz”daki ünlü katedralin arkasında yeralan “Wollzeile” sokağında. Koca bir tabağı kaplayan ince kıyım et şnitzelin yanındaki tercihimiz ise, tıpkı Avusturya aristokratları gibi, bir kadeh leziz kırmızı şarap oldu.
Son olarak, eğer canınız kısa bir tekne gezisi yapmak isterse; bunun için, neredeyse 24 saat canlılığını koruyan, Tuna Kanalı’na bitişik “Schwedenplatz”a gidin. Şimdilerde rengi pek belli olmasa da; Tuna Nehri, yine de, sizi kucaklayacaktır.


PRAG-BÜYÜLEYİCİ BİR ŞEHİR...

Büyülü Şehir, Prag…


Öyle yerler vardır ki; nutkunuz tutulur, büyülenir, kendinizden geçersiniz. Tıpkı, yıllar sonra, çocukluk aşkınıza rastlamanız gibi…Nice sonra, bunun bir serap olduğunun farkına varıp; gezintinizi, hayal dünyanızın labirentlerinde sürdürürsünüz. İşte; Rilke’nin, Kafka’nın, Havel’in, Kundera’nın, Dvorak’ın, Smetana’nın kenti Prag da, benim için böyle …
Sıcak bir Ağustos sabahı uyandıklarında, dost bildikleri bir yakınları tarafından, adeta arkalarından hançerlenen, tüm düşleri ellerinden alınan; tekrar demokrasi, özgürlük şarkılarını söyleyebilecekleri “Kadife Devrim”e kavuşmaları için onlarca yılın geçmesi gereken, o hüzünlü insanların arasındayım.
Yaklaşık 2.5 milyon nüfusa sahip şehrin, “Hradcany” Bölgesi’nden; üzerinde, 17 adet köprü olan, kimilerinin “Moldau” dediği, “Vltava”nın o durgun sularına, karşı yakalarına bakıyorum, tarçın aromalı ünlü Çek likörü “becherovka” eşliğinde. Tam karşımda, nehrin hemen sağ tarafı, Yahudi Gettosu “Josefov” ve devamında, 9.yüzyıldan kalma eski şehir “Stare Mesto”; nehre paralel, biraz alt tarafları ise, 1348’lerde kurulan, yeni şehir “Nove Mesto”; “Hradcany”nin alt kısımları, 12.y.y.da oluşmaya başlayan, Almanlara özel mahalle, küçük şehir anlamında “Mala Strana”.
Gezimize, 570 metre uzunluğundaki görkemli “Prag Kalesi”nden başlıyoruz. Bu bölgede, ayrıca “Eski Kraliyet Sarayı”; 13.y.y.da başlayıp, ancak 1929’da tamamlanabilen, güzel vitraylarla süslü “Aziz Vitus Katedrali”; Kafka’nın da bir dönem yaşadığı, altın arayanlara atfen “Altın Yol-Golden Lane” olarak da adlandırılan bölgede bulunan, “Simyacılar Sokağı”; oldukça zengin bir koleksiyona sahip olan “Oyuncak Müzesi” de görülebilir. Kale’nin batı kapısından, “Hradcany” Bölgesi’ne geçiyoruz. Meydanın tam ortasında “Meryem Ana” ve “Bohemya”lı sekiz azizin heykeli bulunmakta. Bölgedeki diğer önemli noktalar; tavan süslemeleri görülmeye değer bir “Rönesans” eseri “Schwarzenberg” ve 18.y.y.da inşa edilen, şimdilerde Dışişleri Bakanlığı olarak hizmet veren “Cernin” sarayları; 1626 tarihli bir barok şaheseri “Loreta”; 12.y.y.dan kalma “Strahov Manastırı” ve muhteşem freskleri yanında, ilahiyat ve felsefe salonları ile meşhur “Strahov Kütüphanasi”.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın da bulunduğu “Hradcany”den; barok stili yapıları ile, bir zamanlar Mozart ve Beethoven’in de oturduğu “Nerudova” Sokağı’nı takiben, “Mala Strana”ya geçiyoruz. Karşımıza; yapımına, 1703’de başlanıp, 1761’de tamamlanan “Aziz Nicholas Kilisesi” çıkıyor. İçini, çeşitli resim, fresk ve heykellerin yanısıra; bir de, Mozart’ın çaldığı org süslüyor.
Buradan, kıvrım kıvrım “Vlasska” yoluyla, biraz ilerideki, yaklaşık 300 metre yükseklikte, sekiz ayrı parktan oluşan “Petrin Tepesi”ne…62 metre yükseklikte, “Eiffel Kulesi”nin üçte bir ölçülerindeki prototipi, muhteşem manzarası ile “Gözetleme Kulesi” ve 1930’lu yıllardan bu yana kullanılan “Stefanik Rasathane” de bu bölgede. Hemen aşagıda manzara terası, “Petrinske Terasy”…Buz gibi, Çek birası “Plsener” eşliğinde, biraz soluklanma vakti…
Raylı sistemle önce “Ujezd” Caddesi’ne; oradan da, “Vltava” üzerindeki dokuz adadan en önemlisi olan “Kampa” Adası’na yöneliyoruz. Panayır görünümünde… Çeşitli hediyelik eşya tezgahları, kafeler, John Lennon’ın “graffiti-duvar çizim”leri.

Nihayet, sadece şehrin iki yakasını değil, aşıkları ve gelen tüm insanları bu kente bağlayan; önemli buluşma noktalarından, 1342 yapımı, altı kemerli, trafiğe kapalı, “açık hava sanat müzesi” niteliğindeki “Karluv Most” ya da “Charles” Köprüsü’ndeyiz. Rivayete göre, yüzyıllardır onarımsız ayakta kalmasının nedeni, harcında yumurta akı kullanılması olan bu taş köprünün üzerinde; bir dolu aziz heykelleri yanı sıra, Osmanlı’yı köle tüccarı gibi gösteren bir figür de mevcut.
Artık, “Stare Mesto”ya , şehrin o en eski kısmına birkaç adım uzaklıktayız. “Karlova” Caddesi, birkaç kıvrımla, bizi şehrin en popüler alanlarından birine, “Orloj”a, “Saat Kulesi”nin bulunduğu, “Staromestske” Alanı’na getiriyor. Elinizdeki şehir haritasını katlayıp, rahatça dolaşabilirsiniz. Zira, ne kadar zorlasanız da kendinizi, kaybolmanız neredeyse imkansız. Karşınıza, mutlaka bildik bir “Barok” ya da “Rönesans” iz çıkacak ve sizi, istediğiniz yere yönlendirecektir.
Meydan’da bir kalabalık…Nedir diye yaklaşıyoruz. Bu esnada, 15.yüzyıldan kalma, bir sanat şaheseri olan “Astronomi Saati”nin gongu çalıyor; akrep ile yelkovan saat başı olduğunu gösteriyor. Ve Hz.İsa’nın 12 Havarisi’nin, 20 saniyelik şovu başlıyor. “Beyaz İskelet” Azrail, “Ölüm”e işaret ediyor. Hemen yanıbaşında, sadece dünyaya değil, adeta ölüme de meydan okuyan kavuklu bir Türk; her gong çalışında, “Ben ölmeyeceğim” anlamında, başını iki yana sallıyor. Son gong sesiyle de, gözden kayboluyorlar. Saat, aynı zamanda, ayın ve güneş sisteminin dünyaya göre konumunu belirliyor. Meydanın diğer kösesinde, 13.y.y. ortalarından kalma, reform hareketlerinin simgesi, gotik “Our Lady Before Tyn” Kilisesi. İçinde, Danimarka’lı gök bilimci “Tycho Brahe”nin mezarı mevcut. Karşısında ise; dinsizlikle suçlanıp, “Engizisyon” tarafından, 1415’te yakılarak öldürülen, reformist kahraman “Jan Hus”a adanan anıt yer almakta.
Kilise’nin önündeki “Celetna” Caddesi’ni ve sonundaki, barut deposu olarak kullanılan, kule şeklindeki “Prasna Brana”yı geçerek; şehrin nabzını tutan çok önemli bir alana geliyoruz, “Vaclavske Namesti” ya da “Wenceslas”. 21 Ağustos 1968 sabahı, işgalci Sovyet tanklarına ğöğsünü siper eden binlerce Çek’in toplandığı, özgürlük arayışlarının simgesi; yine, işgale dayanamayan, 21 yaşındaki felsefe öğrencisi “Jan Palach”ın kendini yaktığı alan. Ayrıca, “Aziz Wenceslas”ın da heykeli burada. Meydanın bittiği noktada; 18.yüzyılın sonlarında inşa edilen, merdivenlerle çıkılan, cephesi 100 metreyi bulan, çeşitli sergiler ve Çek heykeltıraşların yapıtlarının yer aldığı “Ulusal Müze” bulunmakta.
“Stare Mesto”nun üst taraflarında, “Vltava”ya yakın noktalarda, 13.yüzyılda oluşmaya başlayan, en eski Yahudi yerleşim yeri olan “Josefov”dayız. “Parizska” ve “Cervena” caddelerinin kesiştiği noktada yeralan “Eski-Yeni Sinagog” çevresinde filizlenmeye başlayan Yahudi Topluluğu; birkaç sokaktan ibaret, dar bir alanda yaşam sürdü. “Eski Şehir”de yaşayan insanlardan farklı, sivil hayatın tamamen dışında ve içe dönüklerdi. Sonuçta; 19. yüzyılın sonunda, Yahudi Mezarlığı ve sinagoglar hariç, bölge, Yahudilerden arındırılmış; savaş öncesi 500 bin olan nüfusları da, 1000 civarına düşmüş. (
www.jewishmuseum.cz ). Bölgedeki “Yahudi Mezarlığı”nda, çoğu üst üste olmak üzere, 100 bin kişi bulunmakta. Ayrıca; “Pinkas”, “Klausen”, “Eski-Yeni” ve “Yüksek” sinagoglar da görülebilir.





Meraklısına Notlar…

1) Çek Cumhuriyeti ve Prag’la ilgili genel bilgiler için, şu web sitelerine bakılabilir;

( http://www.visitczechia.com/ );

( http://www.czech.cz/ );

( http://www.praguetourism.org/ );

( http://www.visitprague.cz/ );

( http://www.praguepost.com/ );

( http://www.pis.cz/ )


2) Çeklerin “kavarna” dedikleri kafeler, gündelik yaşamın ayrılmaz birer parçası niteliğinde. “Kava Turecka” dedikleri, biraz iri taneli Türk kahvesi yanı sıra; genelde, 10-12 derece sertlikte olan meşhur Çek birası (Budvar, Radegast, Pilsner Urquell ya da Krusovice) mutlaka tadılmalı. Ayrıca, ev yapımı, siyah bira da tercih edilebilir. Tarçın aromalı Çek likörü “Becherovka” da.

Belli başlı kafeler:

“Café Slavia”; Ünlü Çek yazar ve şairi Rilke’nin “Prag Öyküleri”ni; Kafka’nın, “Felice’ye Mektuplar”ını yazdığı; Nazım Hikmet’in de bulunduğu mekan. ( Smetanova Nabrezi 1012),
“Café G+G” ; Çay-kahve içilebilmesi yanısıra, kitapçı ve yayınevi olarak da hizmet görüyor. ( Cerchovska 4, Vinohrady),
“Kavarna” ; Belediye Binası içinde. ( Republiky Namesti, Stare Mesto )
“Louvre” ; Narodni Trida 20, Stare Mesto
“Café Milena” ; Kafka Vakfı tarafından işletiliyor.

Staromestske Namesti 22

3) Çek mutfağı; ördek, kaz rostosu ya da gulaş gibi, genelde, et ağırlıklı. Yanında ise, patates veya pilav servis ediliyor. Porsiyonlar doyurucu. Tatlı olarak; “palacinka” (meyveli ya da çikolatalı bir tür krep) ya da “dumpling” denilen hamurlu tatlı denenebilir. Birkaç restoran ismi vermek gerekirse;

“U Kalicha” ( www.ukalicha.cz ) ;

U Fleku ( www.ufleku.cz );

Nebozizek ( www.nebozizek.cz )

4) Kafka’nın mezarı, “Straschnitz”de. Metro ile son durak. Fotografları ve kişisel eşyalarının sergilendiği “Franz Kafka Evi”, “U.Radnice 5” adresinde. Kafka’nın oturduğu ve çalıştığı binalar ise şunlar: “Kingsky Sarayı”; “Schönborn Sarayı”; “Minuta”; “Oppelt”; “Bilkova 10”; “Zeltner Sok.3”; “Lange Gasse 18”; “Poric 7”; “Alchimisten Sok”.

5) Butik bir şehir görünümündeki Prag, daha çok yürüyerek keşfedilmeli. Ancak, ihtiyaç halinde, şehir ulaşımı; üç hatlı metro, tramvay, otobüs ve “funicular” ile oldukça rahat.

6) Prag, her şeyden önce, bir müzik ve sanat şehri. Mozart( www.mozart.cz ), ünlü operası “Don Giovanni”yi bu kent için bestelemiş; dünya prömiyerini de, 1787 yılında, “Stavovske” Tiyatrosu’nda bizzat kendisi yönetmiş. Opera için ( www.sop.cz ); filarmoni için ( www.czechphilharmonic.cz ) sitelerine bakılabilir. Caz müziği için; “Agharta” ( www.agharta.cz ) ya da Havel ile Clinton’ın birlikte saksafon çaldıkları “Reduta” caz kulüpleri tercih edilebilir.

SEVİMLİ BUDAPEŞTE...

Şiir Tadında Bir Şehir,Budapeşte…

Ortasından, inci bir gerdanlık gibi süzülen Tuna Nehri’nin iki yakasında; 1873’lerde, “Buda”, ”Pest” ve “Obuda” adlı şehirlerin birleşmesiyle kurulan, 150 yıla yakın Türk egemenliğinde kalan, yaklaşık üç milyon nüfuslu, bir Orta Avrupa şehri, Budapeşte…
İki numaralı kırmızı metro hattının son durağı “Déli”ye, yürüme mesafesi olarak 15 dakika uzaklıktaki, uzunluğu neredeyse iki kilometre olan “Alcotas” Caddesi üzerinde bulunan otelimiz “Nov”dan; biraz da bize eşlik eden kurşuni havanın etkisiyle, ağır adımlarla, şehri tanıma gezisine çıkıyoruz.



Tarihi Buda…

Nehrin sol tarafında, “Buda”da, “Unesco Dünya Koruma Listesi”nde de yer alan, her tarafı tarih kokan sokaklarda, parke taş döşeli “Buda Kale” Bölgesi’ndeyiz. Geçmişi, 13.yüzyıla dek uzanan yapıların arasındayız. Bunlardan en önemlisi, 80 metre yükseklikte kulesi ile “St.Matthias” Kilisesi. 1255-1269 yılları arasında yapılmış, aynı zamanda da Macar krallarının taç giydiği mekan. Hemen önünde ise, 1905 yılında gotik tarzda, düşman saldırılarına karşı koymak amacıyla yapılan Balıkçı Hisarı (Fisherman’s Bastion) yer almakta. Önümüzde ise, doyumsuz güzellikte bir manzara…Kuzeyden güneye binbir nazla akan mavi(!) Tuna; kenarında, o görkemli “Parlamento Binası”; şehrin iki yakası arasında ulaşımı sağlayan, ikisi demiryolu olmak üzere, tam dokuz adet köprü; nehrin öbür kısmında ise, modern yapıları ve canlı görünümü ile, güzeller güzeli “Peşte”. Hele bir de, gece vaktiyse; tümü, tam bir renk cümbüşü içinde…
Buradan, hemen hemen tüm bölgeyi kaplayan, labirenti andıran yeraltı dehlizlerine geçiyoruz. Kırk milyon yıl önceki insanın ayak izini, çeşitli figürleri,heykelleri görüyoruz.
Sırada; önce, 1750 yapımı “Buda Sarayı”; sonrasında da, birbirine çok yakın, “Çağdaş Sanat”, “Ulusal Galeri” ve de “Budapeşte Tarih” müzeleri var.
“Kemal Atatürk” Geçidi’nden geçerek; belki de, şehrin en iyi fotoğraflanabileceği noktalardan biri olan, yaklaşık 300 metre yüksekliğindeki “Gellert” Tepesi’ne yöneliyoruz. Tepe adını, 1000’li yıllarda; Macarları Hıristiyanlığa ikna eden, Venedik’li Piskopos Gellert’den alıyor. Tepenin üst kısmındaki 46 metre yüksekliğindeki “Özgürlük Anıtı”nda, bir kadın, elinde bir palmiye dalı tutuyor. Gellert Oteli’nin yanında, Sokollu Mehmet Paşa’nın yaptırdığı, şimdilerde birer kaplıca merkezi haline dönüşen Türk Hamamları bulunmakta. En önemlileri, “Kiraly Furda”(Kral) ve “Rudas”. Bir başkası ise, havuzunda satranç da oynanan, Avrupa’nın en büyük ve suyu en sıcak(77 derece) termal banyolarından biri “Széchenyi”.
İkinci güne; bir Bektaşi dervişi olan ve 1541’de, Budin’in kuşatması sırasında ölen, “Gül Baba”nın türbe ziyareti ile başlıyoruz. Şehri kuşbakışı gören bir tepede yer alan türbeyi geride bırakıp; artık, “Peşte”ye geçme vakti…




Şehrin Modern Yüzü, Peşte…

“Margit” Köprüsü’ndeyiz… Sol tarafta, Tuna Nehri’nin ortalarında bir yerde; trafiğe kapalı, Macarların tatil günlerinde piknik yaptıkları, yemyeşil bir dünyada buluyoruz kendimizi. Uzunluğu iki kilometreyi bulan, kaplıcadan spor tesislerine tam bir rekreasyon alanı. İçinde oldukça eski kilise ve manastırların yanı sıra; bir de, “Sanatçılar Parkı” var. Aralarında, “Bela Bartok”, “Ferenc Liszt”, “Zoltan Kodoly” gibi ünlü bestecilerin de yer aldığı 60 sanatçının heykeli Park’ı süslemekte. Burası, bir zamanlar keşişlerin uğrak yeri olan, “Margit” Adası. Öyküsü ise, bir hayli ilginç. Moğolların istiladan vazgeçmesi halinde, Kral IV.Bela; adak olarak, dokuz yaşındaki kızı Margit’i, Ada’da yaptırdığı manastıra kapatır. Böylece, talihsiz kız da, ömrünün geri kalanını burada geçirmek durumunda kalır.
Buradan, şehrin; düz bir ovaya kurulan, ticaretin ve sosyal hayatın çok daha canlı olduğu “Peşte” kısmına geçiyoruz. Nehir boyunca, ”Széchenyi” Caddesi’ni takiben önce, dev “Parlamento Binası”na; sonra, “Belgrad” Caddesi yoluyla da, 1865 yılında balo salonu olarak inşa edilen ve kentin en önemli konser mekanlarından biri olan “Vigado-Peşte Konser Salonu”na ulaşıyoruz.
Hemen arkası ise, “Vörösmarty” Meydanı… Bir şenlik, buluşma noktası. Çeşitli el sanatları sergisinden, hediyelik eşyalara pek çok satılık ürün. Ressamlar, sokak şarkıcıları, “mim” sanatçıları…
Şurada bir soluklansak derseniz; Meydan’ın bir köşesinde, neredeyse 150 yıllık, nefis “sacher”leriyle, ünlü pastane “Gerbeaud”...
Meydan; trafiğe kapalı, oldukça şık alışveriş dükkanlarının,kafe ve barların olduğu, şehrin kalbinin attığı, upuzun bir caddeye açılıyor, adı “Vaci”. Dışarıya atılan masalarda yenen yemeklere eşlik eden keman sesleri, sizi öylesine büyüler ki; yemek sonrası, gideceğiniz konserden bile sizi alıkoyar. Cadde’nin en sonunda, kapalı, iki katlı meyve-sebze pazarı bulunmakta.
Biraz ileride, “Müze” Caddesi’ndeki “Magyar Nemzeti-Ulusal Müze”; 1000 yıllık Macar tarihini sergilemesi, en eski ve büyük olmasından dolayı kaçırılmamalı.
Bir başka ünlü meydan ise, 1896 tarihli “Hösök-Kahramanlar” Meydanı. Macar krallarının ve Macaristan’ı kuran yedi komutanın heykelleri ile süslü. Ayrıca, 1000.yıl anısına, 1800’lü yılların sonlarında “György Zala” tarafından yapılan devasa “Milenyum Anıtı” da tam ortada. Meydanın sağındaki “Güzel Sanatlar” Müzesinde, çoğu yağlıboya, 120 bini aşkın eser bulunmakta. Özellikle de, İspanyol ressamlara ait tablolar mutlaka görülmeli. Meydanın arkasında ise, uçsuz bucaksız “Şehir Parkı” yeralmakta.

Yeme İçme Kültürü…

Macar mutfağı, baharat ve “paprika” denilen acı biber ağırlıklı. Et ve sebze karışımı meşhur ”gulaş”, birinci yemek olarak servis ediliyor. Ayrıca, balık çorbası ve lahana dolması geleneksel yemeklerden. Et olarak; daha çok av hayvanları olan ördek, kaz, geyik ya da hindi tercih ediliyor. Özellikle, kaz ciğeri denenmeli. Yemekler bol sulu, soslu. Tabii, yanında şarap; tatlımsı, beyaz, “tokaji”. Ancak, bir likör türü olan “Kalinka” ya da kayısı rakısı olan “Barak” da alınabilir. Bazı popüler mekanlara gelince:
“Gundel”; özelliği, 1894’ten bu yana hizmet veriyor, gulaşı ünlü.
“Belacanto”; özelliği, garsonların söyledikleri aryalar eşliğinde servis yapmaları.
“Alabardos” özelliği, Ortaçağı andırır mistik havasında, dünya mutfağından lezzetler.“New York Café”, Budapeşte’nin en eski kafelerinden.


Cuma, Eylül 01, 2006

Ani Resimleri...

Selçuklu Sarayı









Ani-A City So Called Thousands of Churches


İşte, bu küçük nehir sınır oluşturuyor...



Türkiye Ermenistan sınırındayız...İki ülkeyi küçük bir nehir birbirinden ayırmakta. Zamanında, yüzbinleri barındıran antik bir yerleşimde, Ani'de. Kars'tan ancak kendi aracınızla ya da bir taksi ile anlaşarak, yaklaşık yarım saatte ulaşıyorsunuz. Hala ayakta kalmayı başarabilen kiliseleri; 12.yüzyılda, Selçuklulardan kalma bir camisi, mağaraları; yine, bir Selçuklu Sarayı görülebilir.




2008-EYLÜL-Berlin
2008-EYLÜL-Kopenhag
2008 - EYLÜL- BERGEN
OSLO - VIGELAND PARKı
2008-EYLÜL-Norveç
2008-EYLÜL-Stockholm
2008 HAZİRAN-Tunus
2008 HAZİRAN-Palermo
2008 HAZİRAN-Bergamo
JAN 2008-LONDON
Houston Science Museum
Houston Fine Arts Museum
HOUSTON
KACKAR MOUNTAIN REGION
LORO PARQUE/TENERIFE
BUDAPEST
WIEN
PRAG
PRADO MUSEUM
DONOSTIA/SAN SEBASTIAN
BILBAO
CUBA
MOROCCO
MADRID
BARCELONA&COSTA BRAVA
AMSTERDAM
LISBON
PARIS
BANGKOK
NORTHERN THAILAND
THAILAND-ISLANDS
SOUTHERN THAILAND
MALAYSIA