Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful.
İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...
THAT'S THE REAL PICTURE OF HAPPINESS!..WE AS KANIBIRS WISH ALL THE NATIONS' PEOPLE A MERRY CHRISTMAS & HAPPY NEW YEAR! HOPE THE LUCK WOULD BE WITH YOU ALL ALONG 2007...
HERKESE MUTLU NOELLER/ YILLAR/ BAYRAMLAR!..KANIBIR AİLESİ OLARAK; UMARIZ Kİ 2007, SİZ VE SEVDİKLERİNİZİN, İÇİNİZDE YAŞATTIĞINIZ O PIRILTININ GERÇEKLEŞTİĞİ YIL OLUR!..
Alp & Mert'in resimlerinin yayımlanma zamanı...Üzgünüz, sizleri biraz beklettik. Artık, onlar -bizim gözümüzde-iyice büyüdüler, serpildiler. Yukarıda, kardeş kardeş uyku halindeler. Sağda, açık renk formalı olan Alp; biraz da sen, benim dünyaya erken gelmeme yol açtın dercesine, kardeşi Mert'e yakın markaj uyguluyor. Ancak pozisyonda faul yok, nizami; hakemin kararı da "devam" şeklinde... Alp'in klasik uyku şekli. Eller yukarıda ve de havada... Mert, taş taşımaktan(!) olsa gerek, bir hayli yorgun gözüküyor...
Bundan böyle; "Letters to Twins-Oğullarıma Mektuplar" adı altında, yaşadığımız gelişmeleri, babalarının gözüyle onlara aktarmak istiyorum. İşte, bunlardan ilki:
Bugün, dünyaya “ merhaba!” deyip, selamlayışınızın tam 45. günü. Öncelikle, annenizle tam 17 yıllık mutlu bir birlikteliğin ardından geldiğiniz için, sizlere “ hoş geldiniz!” demek istiyorum. Bundan böyle; gerek kendi iç dünyamızdaki, gerekse de, bizim dışımızdaki, içinden geçtiğimiz dünya ile, dönemle ilgili gelişmeleri, mutlulukları, acı tecrübeleri, geleceğe ilişkin beklentileri(mi) sizlerle paylaşmak istiyorum. Tabii, bir sohbet havası içinde. Ne kadar sıklıkla yazabilirim, şu an bunu sizlere söyleyemiyorum. Ancak, kendimce önemli gördüğüm hemen her gelişmeyi, çok geçmeden, sizlere aktarmak, sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu şekilde belki, tarihe karşı olan sorumluluğum bir nebze olsun hafifler; sizler de, bizim sıkıntılarımıza, sevinçlerimize bir ölçüde ortak olmuş olursunuz. Sevgili ikizler, değerli yavrularım; sizlere bugünü anlatabilmem için, biraz dünden; benim çocukluk yıllarımdan bugüne dek gelen ortamı, Türkiye’yi anlatmam gerekiyor. Ama, doğrusu, her iki dönemi de bizzat yaşamış bir insan olarak, gelişmeleri ben bile anlamakta zorlanırken; bütün olanı biteni, tüm çıplaklığı ile, yalınkat, objektif bir gözle, sizlere nasıl aktarıp, anlamanızı sağlarım, dogrusu tereddüt(ler) içindeyim. Sizlere aktarmaya çalıştıklarımı, zaman zaman “bunlar, herhalde, ancak bir masal ülkesinde yaşanabilir”deyip kahkahalarla; kısmen tebessümle; yer yer de acı bir gülümseyişle, içiniz burkularak; kimi zaman ürperti ve dehşetle karşılamanızdan endişe ediyorum. Fakat, şundan emin olmalısınız ki; yaşanan olayların izleri, sonuçları sadece yaşandıkları esnada, ortamda etkili olmadı. Pek çoğunun, genellikle olumsuz etkisi, ancak yıllar sonra hissedildi, anlaşılabildi. Toplumun üzerine bir karabasan gibi çöktü. Daha sizler doğmadan yaşanan bu gelişmeler, ne yazık ki, kötü bir miras olarak sizlerin içinde bulunduğunuz dünyaya yansıdı; onu öylesine kirletti, yozlaştırdı ki; sizler, ne yazık ki, böylesi bir dejenere ortamı solumak, paylaşmak durumunda kaldınız. Ancak, tüm bunlara geçmeden, “ Bizim babamız nasıl bir insandı?” ; “ Neler onu mutlu eder, neler etmezdi? ”; “ Olaylara hangi gözle bakardı?”; “ Neden çoğunluğun sesi, düşüncesi, çoğu zaman onun düşüncesi olmazdı? ” Yani, kısaca, “ O bir “misfit” miydi? ” türünden, kafanızda şekillenen sorulara da yanıt vermem gerekiyor… Bu bağlamda; yeri ve zamanı geldiğinde, bir gün –inşallah- sizlerle de paylaşacağım “günlük”ten, yıllar önce ifadesini bulan düşüncelerimden alıntı yapma ihtiyacını hissediyorum. Hemen belirtmeliyim ki, doğaldır ki, ileride yaşanacak yıllara atıfta bulunan o sözcükler; sanki, daha o günlerde, bugünlere ışık tutmuş, geniş bir pencere açmış gibi gözüküyor, üzerinde mürekkebi bile kurumadan. Şimdi, biraz gerilere, Mayıs 1989’a dönelim. Henüz, sevgili annenizle bile tanışmadık. Osmanlı Bankası’nda çalışan bir müfettişim. Bakın, o gün neler yazmışım: ““….Çoğu için doğru olanın ya da kabul edilenin, azınlığa da geçerli olacağı içinde yaşadığımız demokratik(!) toplumun çok büyük kesimince genel olur gören-kendimce-hasletidir. Ki tarih, bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu çokça örnekleriyle göstermedi mi? Thomas Moore örneği peki o zaman ne? Ne “nostalgie” içindeyim; ne de, hırçın bir nehir gibi, akıp giden yılları durdurabilecek güçte. Ama, tek isteğim, bir gün bu satırları eline alacak 3.bir kişinin(her kimse): İçinde bulunduğum durumu, duygularımı, özlemlerimi, hayata bakış tarzımı, nelerle mutlu ve/veya mutsuz olduğumu, toplumun genelini rahatsız etmeyip, beni fazlasıyla rahatsız eden pek çok şeyi, bu anlamda ne seviyede bir toplumun içinde yaşadığımı kolaylıkla anlayabilmesini sağlamak. Birazcık seçici, farklı, has, titiz, özenli, kendine “öz-saygı”sı olan, dürüst, ağırbaşlı, namuslu, akıllı, toplum içinde ne şekilde hareket edeceğini bilen, “ne-neden-niçin” gibi sorulara yanıt arayan, kaderci ya da şartlanmış olmayan bir kişi, hemencecik kitlelerden ayrılıyor. Bunlar, aslında, ideolojik temelden yoksun olmanın getirdiği sıkıntılar, sorunsallar, açmazlarmış gibi geliyor bana. Sürü halinde yaşamak-çağdaş değil geleneksel ya da oriental, çok seslilik değil monologdan yana, tutucu, muhafazakar, dogmacı, saplantı ile hareket etme- bu olsa gerek. Farklı düşünebilme yetisine erişememe. Ve tüm bunlardan, yukarıda tiplemeye çalıştığım tipolojideki bir kişinin neden günden güne “yalnızlığa” adım adım gittiğini-tıpkı, şimdi olduğu gibi-anlamak güç olmasa gerek. ” ”
Bugün sizlere, hayatın içinden, günlük yaşantımızda sık sık karşımıza çıkan; birbiriyle içiçe, birbirini tamamlar gözükse de; aslında, birbirine zıt iki kavramdan söz etmek istiyorum))):Yaşam ve Para. Tezim şu; hayattan korkan insanlar, parayı kendilerine silah edinirler. Oysa, düşüncem odur ki; yarın korkusu, insanı yaşamdan, yaşamakdan alıkoyan bir olgudur.))) Korkular içinde bir yaşam...Düşününüz ki, sürekli bir şeyleri bastırmak zorundasınız. Ne için? Yaşamda kalmak için olabilir mi? Oysa, herşeyi yaşamın kendisine, akışına bırakmak değil midir doğrusu? Kim bilebiliyor ki, yarını? Var mı? Yok mu? Ya da nasıl? Peki öyleyse, bu korku neden? Var olup olmayacağınızı bile bilmiyorsanız, üstelik. Bu düşünce, bu kısıtla bir yere varmak olası mı? Hayatın ritmine bırakmak varken kendinizi, neden hep bir yerlere yetişme kaygısı içindeyiz? Ya da hesap vermek? Kime ne ki, yarından...))) Gelin görün ki, öyle olmuyor. Hep birşeyler var, sizi sanki sınayan, sınırlayan. Halbuki çıplağa, yalına döndüğünüzde, ne de kolay gelişiyor herşey. Düşünün ki, herşey o an şekillenip, yaşanıyor. "Sınır"; ne ölçütsel ne de kavramsal bazda mevcut...))) İnsan yanılsaması değil midir "sınırlama"? Eğer, bir başkasına göre farklı olacaksa, neden "sınır" olsun ki? Tıpkı, bir "pranga". Gelin, çözünüz sizi yaşamdan alıkoyan o prangayı. Yaşama, çıplaklığa dönün. Bakın, işte o zaman, bir şey(ler) değişecek. Kafanız vücudunuzu baskı altına almadan, vicdanınız da rahat hareket edecek, özgürce. Stresi yaratan temel olgu ortadan kalkıp, yeni bir dünya size "merhaba" diyecek. Siz kendinizi boşluğa, gerçeğe bıraktıkça da, huzur yanıbaşınızda olacak.))) Sıradanlaşmak basitliğine erişmek...Amaç bu değil mi? Aslında sıradanlaştıkça, kalıplardan, ağırlıklardan kurtulmuyor muyuz? Kendimizi rahatlatmanın bir yolu değil mi, şekilsellikten arınmak?))) Bırakın onu, kendisini küçük dünyalarındaki yaşama hapsedenler bayrak yapsınlar. Kırın zincirlerinizi, açılın okyanusa. Kurtulun iç deniz(ler)in kasvetinden, boğuculuğundan.))) Çalkalanmalı herşey, yaşamda...Hiç birşey durmamalı yerinde. Başlangıç ve bitişi olmamalı oyunun. Madem, nerede başlayıp, nerede sonuçlandığı belli değil(se)yaşamın; neden öyleyse, bu telaş? Kulak verin o rüzgarın sesine, kuşların kanat çırpışlarına, dalgaların esrikliğine; kısaca, homur homur eden herşeye...))) Notalar...Coşkulu, taşkın akan bir nehirdeki ara duraklar. İçinizden geldiği gibi basın onlara. Gözlerinizin açık da olması gerekmez, bir yerlere bakmanız da. Önemli olan ritmi tutturmak değil mi? Daha yüksek ya da düşük olmuş "oktav"ı ne farkeder ki? "Andante", "moderato" hepsi bir çizgiyi tutturmaktan öte ne ola ki?))) Gelin, yaşamı "doğaçlama" algılayın! İçinizdeki özgürlüğün farkına varıp, onu belirli notalara dökmeyin. Varsın "tiz" çıksın; varsın, bastırsın diğer herşeyi...))) Uçabilenlerin dünyasında "sınır" var mı? Baktığınızda görünen o ufuk çizgisi? Neden onlar için yok da, bizim için var? Daha mı akıllıyız? Bu kaygı neden?))) "Bas Allah bas gaza ne olur ki?" Sonunda herşey bitecekse. Peki, bir "the end ya da nos" varsa, neden duralamak öyleyse? İçinizdeki sesi sınırlamak? Sabahın o eşref saatinde öten bir horozu ne engelleyebilir ki, o derin, buğulu yakınmasından? Sizce (de) o, bilmiyor mu dersiniz, herkesin o saatte uykuda olduğunu? Ya içinden öyle geliyorsa!..Kim ona öğretti ki, o sessizlikte öyle avazı çıktığı kadar haykırmayı?))) Haykırın dostlar, haykırın! İçinize, içinizden geçenlere...Ben kimim, nereye gidiyorum diye? Doğrusu o ki; madem bir yol var kendince giden, madem ki engel olamıyorsunuz ona, neden bu telaş? Öyleyse, bırakın kendinizi hayata, çıplaklığa, boşluğa...Kısaca, evrenin kucağına...))) Ritm yok, nota da. Sadece "doğaçlama"!..Dur, durak yok. Başlangıç, bitiş de. Varsın eğri; varsın zikzak; varsın şekilsiz olsun. Ama sizin olsun. Ne olur ki?))) Daha gitmeden, dönüşü düşünmek niye? O ana yazık değil mi? Neden önemli olsun ki, (şimdiden) dönmek? Peki, gidişin suçu ne?))) SON SÖZ: Ne çıkar "yarın"dan, bugünün yoksa? "Şimdi"si olmayanın, "yarın"ı olur mu hiç?
3 Aralık yerel saatle 15.50, TSİ ile 23.50'de kalkan KLM uçağı bizi; önce, 9 saatlik, sorunsuz bir uçuşla, yerel saatle 07 civarı Amsterdam Schipol'e; oradan da, 09.15'te kalkan bir başkası, yaklaşık 3.5 saatlik bir uçuşla, İstanbul Atatürk Havalimanı'na ulaştırdı. Yumurcaklar ne o uzun saatler boyunca ne de aktarma sonrasındaki kısa uçuşta sorun çıkardılar. Adeta, büyümüş de küçülmüş misali, kendilerine tahsis edilen puset (basinet)lerinde mışıl mışıl uyudular. Hani, nerdeyse, hiç uyanmak istemediler.))) Evet, meşhur bildik söylemle: " Kürkçü Dükkanı"na hoş bulduk! Saatler geçti...Çevreye, yurdum insanına alışmaya çalışıyoruz... ))) Tam " All quiet in the western front/ Batı yakasında yeni birşey yok" derken; birkaç saat önce Hükümetin, Kıbrıs'la ilgili, tek yanlı olarak aldığı, "liman açma kararı"nın pek sağlık işareti olmadığını hemen belirtmeliyim. ))) Zira, bu tek taraflı, "platonik aşk"ın sonunun yani AB'ye girme sevdası(!)nın, sadece bir düşten ibaret, hüsran olduğu gerçeğinin, yavaş yavaş toplumun çeşitli katmanları tarafından algılanmasıyla; ki en başından bu böyleydi, sorunlar yumağının henüz daha çok başında olduğumuzu, önümüzdeki yıl yapılacak "Cumhurbaşkanlığı Seçimi"ni de düşünerek, rahatlıkla söyleyebilirim.))) Kısaca; artık, "honeymoon"devri bitti. Kendi özümüze, kaynaklarımıza, potansiyelimize dönmenin vakti çoktan geldi, hatta geçiyor bile denebilir. Haa, sakın ola ki, nerde o kaynak denmesin! Zira, o, sırf Kemalizm'e laf atmak amacıyla, "Kemalizm gerilemeyi işaret ediyor" nutkunu atan zavallı(lar), şunu unutmuş gözüküyorlar))): Koca bir "Dünya Savaşı"ndan 3 Y (YOKSUL, YOKSUN, YORGUN) çıkan Türk Ulusu; hiç kimsenin ummadığı müthiş bir momentumla, bir devrimi gerçekleştirmiş; bir taraftan (sayısı azalmış) çalışabilir işgücü dinamiklerini, diğer taraftan da, (o olmayan) kaynaklarını harekete geçirebilmiştir. Sonuç; örnek bir ülke imajı çizilmiştir: On yılda, olağanüstü bir gelişme ivmesi kaydedilmiştir. Oysa, bugüne geldiğimizde, sürekli yabancı kaynaklarla yani borçlanarak nereye kadar gidilebileceği; bir fırtınada, adeta kumdan yapılmış kalelerin uğradığı akibet gibi, zaten az olan kaynaklarınızın da israf olduğu gerçeği açıkça görülmüştür. Her defasında (1958, 1970, 1991,2001), hep geriye dönüp, sıfırdan başlanmak durumunda kalınmıştır. ))) Bu sevda(!)nın bir şekilde bitmesinin, çıkmaz sokağın görülmesinin; herkesin düşüncesinin aksine, yepyeni, tarihi fırsatlar yaratacağını düşünüyorum. Bundan da % 100 eminim. Çünkü, "History repeats itself"; yani, "tarih tekerrürden ibaret"tir gerçeği, bir kez daha işleyecektir. Tarih boyunca şu görülmüştür ki; Türkler, ancak ve ancak zoru gördüklerinde, zorda kaldıklarında başarıyı yakalamışlar, onun ayırdına varabilmişlerdir. Yani, zor ya da imkansız; başarıya giden yolda en temel anahtar olmuştur. Doğruları bulduğumuzda, umut dolu yarınların bizleri beklediğinden eminim.
EVET, ARTIK DEMİR ALMAK ZAMANI GELDİ HOUSTON'DAN...OLDUKÇA HOŞ GÜNLER GEÇİRDİK. SONUNDA DA, AMACIMIZA ULAŞTIK. HOUSTON BİZE, PIRIL PIRIL İKİ GÜZEL EVLAT VERDİ.
ARTIK, YAŞAM İSTANBUL'DA DEVAM EDECEK. İŞTE, BU ANLAMDA; "BEKLE BİZİ İSTANBUL" DİYORUZ.
Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful.
İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...