Gezgin

Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful. İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...

Çarşamba, Şubat 28, 2007

OĞULLARIMA MEKTUPLAR / MEKTUP 5

Tam 4 ay, 120 uzun gün geride kaldı, siz dünyaya " merhaba " diyeli. Artık, yavaş yavaş çevrenizi tanımaya; birbirinizin ve bizlerin farkına varmaya başladığınızı sezinliyorum. Giderek, daha anlamlı gözlerle etrafınızı süzdüğünüzü farkedebiliyorum...


BEŞİNCİ MEKTUP: 28 ŞUBAT 2007

Artık sıcak, sımsıcak günler başlamıştı…
İlişkimiz öylesine sıcaktı, öylesine ısındık ki birbirimize…Zaman zaman İstanbul dışına, Anadolu şehirlerine şube teftişleri için gittiğimde, tekrar bir araya geleceğimiz saatleri, daha ayrıldığımız andan itibaren, saymaya başlardık.
Ancak, birbirini- ölesiye- seven iki gencin biraraya gelmesi; bu ilişkinin, arzulanan şekilde devam etmesi; hele hele Anadolu’dan ise bu birliktelik, pek de kolay olmuyor. Kendimizi o koşullardan soyutlamak için, amansız bir mücadele vermek durumunda kaldık. Biliyorum, sizler bunları hafif tebessümle karşılıyorsunuz. “ Nasıl yani, annemle bir araya gelmeniz bile, sancılı mı oldu? ” diye sorabilirsiniz. Ancak, unutmamalısınız ki, o günlerde( hoş, aradan 17 yıl geçmesine rağmen, bugün bile tamamlandığını söyleyebilmek o kadar zor ki…) Anadolu aydınlanması henüz tam anlamıyla tamamlanmamış(!); Ulu Önderin, o düşünü kurduğu çağdaş uygarlık çizgisinden de, ne yazık ki, bir hayli uzak bir noktadaydık.
Ancak, pek tabiidir ki, birbirini seven iki insanın o yüce duyguları, sevgisi hiçbir engel tanımıyor. Tanımadı da. Detaylarına girmeyeceğim. Size, şunu hararetle öneririm ki; yürekten sevdiğinize inandığınız biri olduğunda, ki eminim olacaktır, sadece ve sadece yüreğinizin sesine kulak verin. Başkaca hiçbir şey ya da gücün sizi yönlendirmesine asla izin vermeyin. Çünkü o sizin özeliniz; doğrunuz; ya da, yanlışınız.
Böylelikle, bizim resmen bir araya gelmemiz Haziran 1991’i buldu. Bu arada, anneniz de, bir başka bankanın uzmanlık sınavını kazanarak; o da, bankacı oldu.
Ancak, 1993 yılına geldiğimizde, çanlar bu kez, meslekten ayrılık adına çalmaya başladı. Artık, Bankamla ve de sektörle olan ilişkim kopmuştu. Hayatımızda, yepyeni bir sayfa açmamız gerekiyordu. Hoş, Türkiye de, beceriksizlerin elinde- kısa bir süre sonra patlak verecek- ciddi bir krizin eşiğine gelmişti. Bu yeni dönem; memuriyeti ortadan kaldıran, esnaflığa giden bir yoldu. Her ikimiz de, işlerimizden ayrılarak; bir başka hizmet sektörüne, turizme, bu kez, kendi işimizin patronu olarak girdik.
Macera dolu günler kapıdaydı…

Cuma, Şubat 23, 2007

" 301 CEMİL TAHTAYA ! "...



Kamuoyunu uzun süredir meşgul eden, tatsız bir konuyu, istemeye istemeye de olsa, "blog"a taşımak zorunda hissettim. Aynı zamanda iyi de bir çevreci olan bendeniz, kafa kirliliğini ve yanlış yönlendirilmeyi -naçizane- önleme adına, çorbada bir nebze katkım olsun istedim.




Öncelikle, yukarıda başlığa aldığım bu moda deyimin, şahsıma ait olmadığını belirtmeliyim. Bu güzel ve de veciz ifadeyi kullanıp, sonra da işinden olan kişi, bir basın emekçisi, Star Gazetesi -eski- yazarı Alev Er. Sanırım sizi de beni de, bir anda o eski okul günlerine ışınlayıverdi. Öyle değil mi? Tabii, keşke her şey öyle saf ve de temiz olabilse...

Örneğin, benim lisedeki numaram " 522 " idi.

" 522 MUHSİN TAHTAYA!.. "

Böyle bir çağrı aldığınızda, çaresiz kaçış yok. Sözlü sınav sizi bekliyor demektir. Eğer dersinizi çalışmadıysanız, alır sizi bir panik. İçinizden başlarsınız dakikaları saymaya. " Nerde kaldı şu zil? Bir an önce, çalsa da, kurtulsak! " demeye. Şanslıysanız, çalar; siz de, o gün için yırtarsınız. Ama, sadece o gün için. Zira öğretmen, sizin adınızın olduğu yere, kendine göre, mutlaka bir işaret koymuştur. Ya, yeterince şanslı değilseniz. O zaman da, "sıfır"ı alır oturursunuz.

Bugünlerde, biliyorsunuz, yatıyoruz kalkıyoruz; karşımızda, "301". Formül üstüne formül üretiliyor. Sonuç:Sıfır

Gelinen noktada, bir dolu sorunsal; kafa karışıklığı; yanlış bilgilendirme mevcut.


Kafa karışıklığına, çekinceye hiç gerek yok. Hiç kimse, Türk Milletinin açık ya da örtülü aşağılanmasını savunmuyor, savunamaz da. Ancak, lütfen!..



Ülkesini seven; Atatürkçü; Devrimci; Özgürlükçü; Misak-ı Milli sınırlarını sahiplenen bir yurttaş olarak;


Eleştiri boyutunda kalan bazı düşüncelere, hoşumuza gitmese de, değişen ve gelişen zaman içinde, salt çağdaş çizgiyi yakalamak adına, biraz hoşgörülü olmamız gerekmiyor mu?

Geçen günlerde, Cumhuriyette bu konuda, 3 farklı düşünürün yazısı yayımlandı:

1) Akın Atalay " 301 Hakkında Yanlış Bilgiler "




2) Deniz Kavukçuoğlu " Irkçılığın Neresindeyiz "





3) Oktay Ekinci " Anadolu'nun 301. Maddesi "





Anlaşılan o ki, "Diğer ülke yasalarında da benzer hükümler var" ifadeleri, tam bir aldatmaca. Bakın, ünlü şair Tevfik Fikret neler demiş:

" Haksızlığın envaını gördük...

Bu mu kanun?

En gamlı sefaletlere düştük...

Bu mu devlet?

Devletse de, kanunsa da artık yeter olsun;

Artık yeter olsun bu denli zulm ü cehâlet..."

Pazar, Şubat 18, 2007

" ON FULLY UNDERSTAND AND/OR TO BE UNDERSTOOD "





ANLAMAK VE/VEYA ANLAŞILMAK ÜZERİNE!..

Yine, o şeffaf camın gerisinde, dışımdaki alemi seyre dalmışım. Henüz daha çok var, gecenin o hüzünlü mateminden bahsetmeye; ya da, yarına...Karşımda, öylesi koyu, insanın içini “ simsiyah ”a boyayan, karartan, kasvetli bir bulut kümesi duruyor ki… Adeta içinizdeki yaşam sevincini alıyor. Elimde, iyisinden bir kadeh kırmızı şarap, oluyor size irisinden koca bir şişe !
Böylesi durumlarda çare, yine, kendiniz oluyorsunuz tabii…


Fonda, Fazıl Say’ın; “ Bilkent Senfoni Orkestrası ” ve “ Devlet Çok Sesli Korosu ” eşliğinde, 28 Haziran 2005’de, 220 kişilik dev kadro eşliğinde, Aspendos’da kayda alınan muhteşem DVD’si, “ Nazım ” Oratoryosu... Genco Erkal, sırayla, o büyük şairin şiirlerini seslendiriyor; işte, onlardan biri:


“ Kerem Gibi ”

Hava kurşun gibi ağır!
Bağır bağır bağır bağırıyorum!
Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum…
O diyor ki bana :
-Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem gibi yana yana…
“Deeert çok, hemdert yok”
Yüreklerin kulakları sağır…
Hava kurşun gibi ağır…
Ben diyorum ki ona :
Kül olayım
Kerem gibi yana yana
Ben yanmasam
Sen yanmasan
Biz yanmasak
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.
Hava toprak gibi gebe
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır bağır bağır bağırıyorum.
Koşun kurşun eritmeye çağırıyorum.


Bazen öyle olur ki, “ Yaa çıldırıcam! N’olur, haklılığımı bir nebze olsun teslim et ” dersiniz, isyan edercesine. Çırpınır da, çırpınırsınız; ama, nafile! Nerden tutsanız, elinizde kalır. Hele bir de, karşınızdakini dinlemeye kalktığınızda… “ Off off ”, “ Of anam of ! ”. “ Aman yarabbi! ”. Zira söylediklerinizle, hiç mi hiç uyuşmaz işittikleriniz. Gerçek mi? Şüphesiz, nereden baktığınıza bağlıdır, çoğu kez.
Seçeneksizsinizdir; hele hele, sevdiğiniz, hayatı paylaştığınız bir kişi olursa karşınızdaki. İşiniz, iyiden iyiye zordur; daralır, unufacık olur o, kocaman dediğiniz dünya. Sanki, kafanızın üzerine biniverir; eğilir, yamyassı olursunuz. “ Acaba, ne yapsam da, doğruluğumu, haklılığımı kanıtlasam? ” diye, başlarsınız deli danalar gibi böğürmeye(!)…


“ Hava kurşun gibi ağır!
Bağır bağır bağır bağırıyorum!
Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum… ”


“ Derdini git Umman’a dök ” vari bir durum. “ Take it easy! ”…
Koca Ağrı’ya, o ulu dağa küsseniz, kimin umrunda? Sizi dinler mi hiç! Çaresiz, yapyalnız hissedersiniz kendinizi. Alıp başınızı uzaklaşmak ; her şeyi geride bırakmak istersiniz. Ama nafile!
Geriye, çoğu zaman yaptığınız gibi, “ içinize atma ” almaşığı kalır. Böyle içinize attıklarınız, bir bakmışınız, sıra sıra dağlar olmuş.
Birden, içinizden bir ses, “ zamana bırak ” der. Siz de çaresiz, dondurursunuz olanı biteni. Sonucu önceden belli, “ retorik ” bir durum; kısaca, “ halının altına süpür gitsin ” dersiniz. Arada olan, sadece(!) birkaç saatinize olmuştur.
Sonrasında; güzel, pırıl pırıl bir güne uyanmışsınızdır :
“Ya, düşündüm de, şu fani dünyada, ha sen haklı olmuşsun ha ben, ne fark eder ki ! ” deyip, kaldığınız yerden devam edersiniz yaşama.
Nerden çıktı mı bunlar?
Bilmem, hayat bazen böyledir de, ondan…

Salı, Şubat 13, 2007

MEĞER,"SEVGİ TRENİ" İMİŞ/ THE TRAIN SO CALLED " AFFECTION "...







Bu ve izleyen her “ St.Valentine’s Day ”de, gönlünüzce, dolu dolu, sevgilerin en yücesini yaşamanız dileğiyle…
İçine rahatça gömüldü, şöylece arkasına yaslandı ve başladı, parlak camın gerisinden yansıyan görüntülerini seyretmeye doğanın. Bir yerlere ama nereye gittiğini bilemediği, hareket halindeki trenin, belki de son ya da sondan bir önceki kompartımanında olduğunu çok sonra fark etti.
Öylesi bir tren ki, ne rotası önceden belliydi ne de hangi durakta duracağı. Hatta, durup yolcu alıp, almayacağı da…Bir an, hep düşünü kurduğu, adına “ sevgi treni ” dedikleri trende olma dürtüsü usuna geldi.
Tam bir sorunsaldı kuşkusuz; nereden, nasıl bineceğini bilemeyenler için. Her şeyden önce, vakitlice olmalıydı istasyonda; bakarsın geliverirdi, kimbilir. Hoş, eğer o, gözü kapalı bildiği “ sevgi treni ” ise; hangi peronda durursa dursun, zaten kendini belli eder deyip, işi avuntuya vurdu.
Çok önceden bilet almayı adet edinmiş; günü geldiğinde de, herkesden önce yerini almıştı. Uzun ya da kısalığına, hatta hangi istasyonda ineceğine pek de aldırış etmeden, yolculuğun keyfini çıkarmaya çalışırdı.
Bu kez, öncekilerin aksine, uzunca bir yolculuk olacağı daha başından belliydi. Zira, bileti iki kişilik ve tek yönlüydü. Yanıbaşında, sıcaklığını her daim hissettiği, kalbini çalan sevdiği kadın da vardı. Bir an için, düşünce tüneline daldı; döndü ve “ Bak, sana yıllar önce, yalnız bir Ayvalık akşamında neler yazmışım ” dedi ve başladı mırıldanmaya:

AYVALIK YALNIZLIK ve SEN

Bir grup vaktiydi Ayvalıkta,
Yabansı sahilde tek başına.
Sensiz, sessiz, anlamsız bir gün,
Adeta üzerime geliyor şehir,
Yıkıldı, yıkılacak.
Sadece o mu sanki?
Karşımdaki Cunda ve Ben
Ses veren tek şey, hayalin
Seslen, n’olur! Buradayım de!
Seslen ki, belki avunur,
Kurtulurum yalnızlıktan.


Bir çırpıda geçen saatler, adeta trenle yarışmakta; gecenin morumsu pembeliği, gündüzün portakalımsı kızıllığına karışmaktaydı. Hızla geçilen masalımsı diyarların her biri; sanki, birer “ Kerem ile Aslı ” bekleyişi içindeydi. Oysa tren, kimi yerlerde duruyor, yolcularını alıyor; kimi yerlerde, binmek isteyenlere rağmen, almıyor; bazen de, hiç durmadan, hızla uzaklaşıyordu.
Şöyle bir geriye baktığında, hiç bitmeyecekmiş sandığı yollar tükenmiş; aşılmaz dediği dağlar, aşılmıştı. Ne var ki, kondüktör, bir elinde o büyülü ritmiyle çanı “ sonn duraak! ” demeden; inmeyi, bir an bile olsa, hiç mi hiç geçirmedi usundan.

İşte, hayat böyle bir şeydi…

Cuma, Şubat 09, 2007

CAMA VURAN HER DAMLA...



Bu "post"u, sevgiye susamış; sevilmeyi çoktan hakeden; yalnızlıktan,
hasretten prangalar eskitenlere; bir an önce sevgi selinde boğulmaları(!) içtenliği ile, tüm dünya insanlarına ithaf ediyorum:
Yanlızlık paylaşılmaz
Paylaşılırsa yanlızlık olmaz
Yanar sobasında
Yalnız’ın üşüyen bakısları
Lambasında karanlığa dönük
Bir ışık titrek sönük sönük
Penceresi dışına kapanmıştır
Kapısı içine örtük
Bir sözde saklanmış bir yalanı
Bir gözde okuduğundan
Bakmaz kendi gözlerine bile


Özdemir Asaf “ Yalnızlık paylaşılmaz, yaşanır ” diyor. Çoktandır beklenen ama bir türlü yağmayan yağmurun, yere düşen her damlasını, pencereye bitişik cam kenarındaki kanepemden seyrederken hep onları düşündüm, “Yalnız”ları…
Ne gidecek bir yerleri, yapacak bir şeyleri ne de sığınacak bir yuvaları olmayanları. Kısaca, kendilerini dünyaya yabancı(!) hissedenleri…
İnsan yalnızlığı kendisi mi seçer ? Sizce, bilinçli bir tercih midir bu? Yalnız bir insan da, mutlu olabilir mi? Hele hele, sıcak bir birlikteliğe, yuvaya alışmışsa? Peki ama neden?
Neden insanlar yalnızlığı seçerler? "Kaçmak ", bir şeylerden kaçmak, ama neden?
Zor, öylesi zor ki…Issız,yabansı sokaklara arkadaşlık etmek. Ama şu da var: “ Ya biri ya da öteki ” seçeneğinde, çaresizseniz peki…
Bardaktan boşanırcasına yağıyor, günlerdir beklenen yağmur; sanki, Kemal Tahir’in “ Rahmet yolları kesti ” söylemine iyiden iyiye koşut. Çıt yok sokaklarda, sadece yağmurun sesi…Cama vuran her damla, yalnızlığınıza bir arkadaş, bir ilaç. Hadi biraz daha, daha kuvvetli. “ Al ” uzaklara beni. Hiç ama hiç kesilmeyen, aralıksız yağan dünyalara…
Hava sıkıntılı, gergin. Kasvetli mi kasvetli. Siz de öyle. O yağarak, gök gürleyerek boşalıyor belki, ya siz? Sizse, o anı seyrediyorsunuz, çaresiz. Sadece siz mi? Kimbilir, kimler paylaşıyor o anı sizle.
Derken, bitse de, rahatlasak diyorsunuz. Acaba bitse, gerçekten rahatlamak mümkün olabilecek mi?
Ölümle yaşam arasında bir boşluk, yağan yağmur. Şiddeti ölümü, kesilmesi yaşamı çağrıştırıyor. Hadi yaşamı anladık da, neden kesilmemesini istemek peki? İnsan onu neden ister ki? Çaresizlik mi?
İşte, tüm bunları düşünüyordum, telefonun çalmadan az önce. Boş sokaklara vuran damlalara bakarak…
“ Paylaşamadığınız dünyayı neyleyim ” diyordum. Güzel olsa ne olur! Peki ama neden?

Pazar, Şubat 04, 2007

İŞTE O TEK KİŞİ ARANIYOR...

Eminim, benim gibi, sizler de ibretle izliyorsunuzdur, nasıl bir Türkiye’de yaşadığımızı. Keşke, Hrant Dink cinayeti sonrası, şu son günlerde, güzelim yurdumuzda yaşananların hepsi birer uydurma, hayal mahsulu, gerçekdışı, düzmece, kurgusal şeyler olsa! Yani o fotograf ya da yazılı ve görsel medyada yer alan türlü rivayetler… Yeni güne; yüce Atatürk’ün, o hayalini kurduğu, “ çağdaş uygarlık düzeyi ” yolunda çaba gösteren, tüm milletleri kucaklayan, barışcıl bir ülkenin bir ferdi olarak tekrar uyanabilsek! Sizce, çok mu istediğim?

Bakın, Vatan’da, Sn.Ruhat Mengi, 3 Şubat 2007(dün) neler yazmış, bazı alıntılar yapalım:


Derin devlet yüze göze bulaşınca!


Uzunca bir süredir dinliyoruz “derin devlet” hikâyelerini... Dün Bekir Coşkun’un “Devleti görünce kaçın” başlıklı yazısında pek öz ve pek güzel şekilde anlattığı gibi gümrük kaçakçılığından orman ve arazi talanına, bombalama olaylarından suikastlere, cinayetlere kadar en ciddi skandal ve olayların arkasından devlet bağlantıları ortaya çıkıyor.Bırakın ülkenin düştüğü durumu, milletin paniğine bakın... Hangi dehşet verici olayla karşılaşsa ………….aynı anda devletiyle de karşılaşıyor.Suçun sorumlusunun bazen müsteşar, bakan, bazen belediye, bazen vali ya da Emniyet olduğu anlaşılıyor.Hrant Dink cinayetinin sanığı Ogün Samast ile jandarma karakolunda “hatıra fotoğrafı” çektiren, üstelik bir katille çekilen fotoğrafa Türk bayrağını ve Atatürk’ün “Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez” sözünü dekor olarak kullanan jandarmalar için şimdi mazeret üretiliyor.Fotoğrafın karakolda çekilmediği ileri sürüldüğü gibi “bu fotoğrafları basına sızdıranlar” suçlu ilân ediliyor.Oysa yatıp kalkıp fotoğrafları sızdıranlara teşekkür etmemiz lâzım. Bu kafanın, katillere bile paye verip bayrakla bütünleştirecek kafanın, çekinmeden “devletin cezalandırmak üzere yakaladığı” ağır suçluyla “devlet çatısı altında fotoğraf çektiren devlet gücü” cesaretinin ortaya çıkarılması lâzım.Çıkarılmalı ve cezalandırılmalı ki işlediği suçu “vatan, millet” sevgisine bağlayarak hafifletmeye çalışanlar buna izin verilmeyeceğini, vatan sevgisinin şiddetle bağdaşmayacağını, bu ülkede hak, hukuk olduğunu anlasınlar. Aynı hataya düşecek olan herkes anlasın. Bu toplumun şiddetle millî duyguları asla yan yana getirmeyeceği görülsün. Emniyet’e cinayetin işleneceği önceden bildiriliyor ama gereken önlemler alınmıyor.………………..

Bu nasıl güvenlik, nasıl adalettir ki ağır suçluların hepsi sokaklara salıverilmekte, masum insanları yok etmekte ve topluma dehşet salmaktadır.Hükümet bu kadar ciddi bir olayın sorumluluğunu taşımazsa neyin sorumluluğunu taşır?Şimdi herkes “derin devlet” peşinde. Oysa ortada gayet sığ ve gözle görülen bir durum var... Sorumlular belli. Konuşsunlar da öğrenelim bakalım polisin ve jandarmanın bu lakaydisinin, iki taraflı çalışmasının sebebi nedir? Kendi hatalarıyla bütün devletin ve milletin suçlanmasına ne hakla neden olmaktadırlar?New York’ta tek bir belediye başkanı; Rudolph Juliani örnek çalışmasıyla, polisi de yenileyerek ve temizleyerek koca şehri muma çevirmişti.Tek bir kişi!Biz ne zamana kadar bekleyeceğiz böyle bir kahramanı?


Anlaşılan Sn. Mengi, daha çok bekleyeceğiz…



Toplum nezdinde hak ettiği değeri tam olarak bulamadığını düşündüğüm ünlü şairimiz Tevfik Fikret; bakın, 1912 yılında, özgürlük, adalet, eşitlik yolunda ulusa verdiği sözleri unutup, baskıya yönelen “İttihat ve Terakki Partisi” ni, “ Yağma Sofrası ” adlı şiirinde (kısaltılmış ve günümüz türkçesi ile) nasıl yeriyor:

YAĞMA SOFRASI

Bu sofracık, efendiler-ki,yutulmayı bekliyor
Huzurunuzda titriyor - şu milletin hayatıdır;
Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki can çekişiyor!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu iç açıcı sofra sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Şu nimetler yığını, bakın gelişinizle iftihar eden!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...
Yiyin efendiler yiyin, bu şenlikli sofra sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün esenliğini, tüm gönül sevincini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...
Yiyin efendiler yiyin, bu bütün iştah sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler güçlü, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler yiyin, bu çığırtkan sofra sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!


Bilmem, başkaca söze gerek var mı? Ya da, bugünleri düşünerek mi söyledin, ey Fikret!..

Perşembe, Şubat 01, 2007

NEDEN HEDEF SEÇEMİYORUZ ?

NEDEN HEDEF SEÇEMİYORUZ ?
NEDEN GELİŞMİŞ TOPLUM OLAMIYORUZ?

Bugün, yine arşivden, iki bilim insanının düşüncelerini, kendi sütunlarından alıntı yaparak “ blog ”a taşımak ve bazı hatırlatmalarda bulunmak istiyorum. İlki, yakın tarihli Şubat 2005; diğeri ise, Mayıs 1995. Yakın geçmişten, biraz uzak olana doğru gidelim.

1)Erdal Atabek(Şubat 2005/Cumhuriyet) “Neden Hedef Seçemiyoruz ”:

Kendi hedefini seçebilmek, bütün bir yaşamı etkileyen önemdedir. Çünkü, dikkatle bakarsak görürüz ki, yaşamımız seçimlerimizdir. Seçmek ise toplum olarak da kişiler olarak da pek başarılı olamadığımız bir konu. Demokrasimizin aksamasından da bireylerin mutsuzluğundan da çıkaracağımız sonuç budur.
Doğru seçimler yapamıyoruz,
Hedeflerimizi seçemiyoruz,
Seçtiğimiz hedeflere güvenemiyoruz,
Seçimlerimizin kendi seçimlerimiz olmadığını çok sonra anlıyoruz.

Ama neden? Şundan ki, doğru seçim yapabilmek, sağlıklı bir altyapı istiyor. Bu sağlıklı altyapının önemli özellikleri;

- BÜTÜNÜ GÖREBİLMEK

Bir resmin bütününü görebilmek; bir kitabın tümünü anlayabilmek; bir haritanın tümüne bakabilmek; bir olayı çok yönüyle kavrayabilmek.

- BAĞIMSIZ KARAR VEREBİLMEK

Aile içi davranışlar da eğitim sistemimiz de, “ bağımlı karar vermek ” amacına yöneliktir. Bir çocuğun, bir gencin, aile içinde ya da okulda yürüyen sistemi eleştirmesi, başka seçenekler araştırması, sistem dışı karar vermesi (arzulanmaz-gezgin). Kararlarını başkalarına bağımlı olarak verebilenler elbette kendi hedeflerini seçemezler.

- KENDİSİNDEN BEKLENTİSİ OLMAMAK

Birisinin kendi hedefini seçebilmesi için kendisinden beklentisi olması gerekir.

- ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ

Kendisine özgüveni olmayan bir kişi kendi hedefini seçemez.


-SORUMLULUK ALAMAMAK

Bir hedefi seçmek, seçenekler arasından birine karar vermek demektir. Çocukluk döneminden başlayarak “ sorumluluk alması desteklenmiş ” kişiler, kendi kararlarını verebilir, kendi hedeflerini seçebilirler.


2)Öztin Akgüç ( Mayıs 1995/ Cumhuriyet) “ Gelişmiş Toplum Olmak ” :

…………
- Gelişmiş toplum, belirli amaçlar için savaşımcıdır;suskun, adamsendeci değildir.
……….(Bu amaçlar)Hukuk devleti olma, siyasal erkin geniş kitlelerin elinde bulunması,kişilerin doğal ve toplumsal haklarının korunması,özgürlük,kişilerin temel gereksinimlerinin karşılanması,yarın kaygısı olmadan bir yaşam.

- Gelişmiş toplum bilinçli, irdeleyicidir.

…….Gelişmiş toplumlar, önsel(apriori) olarak bazı görüş,sav ve bilgileri doğru olarak kabul ederek davranışlarına yön vermezler….bireylerin büyük bölümü, skolastik düşünce yapısından kurtulmuştur.

- Gelişmiş toplum olaylar arasında “neden-sonuç” bağlantısı kurar, kaderci değildir.

( İki de bir ellerini yukarıya kaldırıp, fizik ötesi, tanrısal güçlerden çare aramaz, yağmur duasına çıkmaz; yerine, bilime sarılır-Gezgin)

- Gelişmiş toplumlarda görev sorumluluğu yüksektir

- Kurallara uyma, başkalarının hak ve özgürlüklerine saygı, toplumsal yaşamın temel ilkelerindendir

- Gelişmiş toplumda, çevreyi koruma bilinci de gelişmiştir.
…………………………………
Tüm bu etmenlerin ışığında;
Bireysel ve giderek de toplumsal seçimlerimiz, tercihlerimiz; özgüven eksikliği, bütünü yakalayamama, yeterince sorumluluk alamama; adına “gelenek ya da geleneksel” dediğimiz, aslında safsatadan öteye gitmeyen, dogmatik, kısır, çağın çok uzağında kalan aşırı muhafazakar görüş ve düşüncelerin etkisiyle-neredeyse tümüyle-yanlış olmakta ve bizi o ulu önder Atatürk’ün hedeflediği “çağdaş uygarlık düzeyi”ne götürmekten alıkoymaktadır. En somut örneği, parlamentoya gönderdiğimiz insanların “eligible/ehil” olmak yerine, sıradan, çapsız olmaları değil mi? Sonuçta, bu kişilerin vizyonsuzluğu, yanlış tercihleri ile de hepimiz, toplum olarak, hak ettiğimiz yerin çok uzağında değil miyiz ?..

2008-EYLÜL-Berlin
2008-EYLÜL-Kopenhag
2008 - EYLÜL- BERGEN
OSLO - VIGELAND PARKı
2008-EYLÜL-Norveç
2008-EYLÜL-Stockholm
2008 HAZİRAN-Tunus
2008 HAZİRAN-Palermo
2008 HAZİRAN-Bergamo
JAN 2008-LONDON
Houston Science Museum
Houston Fine Arts Museum
HOUSTON
KACKAR MOUNTAIN REGION
LORO PARQUE/TENERIFE
BUDAPEST
WIEN
PRAG
PRADO MUSEUM
DONOSTIA/SAN SEBASTIAN
BILBAO
CUBA
MOROCCO
MADRID
BARCELONA&COSTA BRAVA
AMSTERDAM
LISBON
PARIS
BANGKOK
NORTHERN THAILAND
THAILAND-ISLANDS
SOUTHERN THAILAND
MALAYSIA