Gezgin

Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful. İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...

Çarşamba, Mart 28, 2007

OĞULLARIMA MEKTUPLAR / MEKTUP 6




Beşinci ayı da geride bıraktık...
Bir önceki mektubu “ …… Bu yeni dönem; memuriyeti ortadan kaldıran, esnaflığa giden bir yoldu. Her ikimiz de, işlerimizden ayrılarak; bir başka hizmet sektörüne, turizme, bu kez, kendi işimizin patronu olarak girdik. Macera dolu günler kapıdaydı…” şeklinde tamamlamıştık.
Evet, gerçekten de, yepyeni bir mekanda, yepyeni bir hayata başladık, 1993 Ocak ayında. Seçtiğimiz turizm sektörü için en uygun mekanın, bir çok faktörü dikkate alarak, Antalya olduğuna karar verdik. “ Küçük olsun, az kazanalım, ancak birlikte olalım ” düşüncesi vardı içimizde. Gerisi ise, boştu. Birlikte, her türlü güçlüğü yeneceğimize olan inancımız tamdı. Ama, sonradan anlaşılacaktı ki, Türkiye’de yaşıyordunuz; üstelik, iş konusu da “ turizm ” gibi kaygan bir zemindi; koşullar, gelişmeler sadece size bağlı değildi. Beklenmedik, ters esecek ufak bir rüzgar, sonumuz olabilirdi. İşte, böylesine radikal, oldukça nazik bir karar verdiğimizi, ancak yıllar sonra anlayacaktık. Tabii, bir de, Türkiye’de “ esnaf ”lık yapmanın, yeni bir işe girişmenin, yatırım yapmanın ne denli zor, karmakarışık bir konu olduğunu, geç de olsa, anladık. Bedelini de ödeyerek…Ayrıntısına girmeyeceğim. Çünkü, çok tatsız.
Sadece şunu söyleyeyim. Bugün dakikada onlarca uçak inen Antalya Havaalanı’na, terör nedeniyle, hiç uçak inmediğini( Haziran 1993); ülkenin, alınması gerekli ekonomik kararlar, yapılması gereken reformlar zamanında yapılmadığı için, uçurumun eşiğine geldiğini henüz birkaç ay geçmişti ki anladık. Ancak, iş işten geçmişti. Bütün birikimimizi, adeta toprağa gömmüştük. Hatta, öyle ki; kazanmadığımız, zarar ettiğimiz belgelerle sabit olmasına rağmen, değil ülkeyi, kendilerini bile idare etmekten aciz insanların, ekonomik krizi bahane ederek çıkardıkları olağanüstü vergileri bile ödemek durumunda kaldık.
Yavrularım; siz siz olun, bu ülkede sakın ola ki, yatırımcı olmayasınız. Bilesiniz ki, dünya başınıza yıkılır. Çünkü, sizler de, tıpkı bizler gibi, o dönen çapraşık düzenin dişlileri arasına giremezsiniz; yalan, dolan, sahtekarlık düzeninin içine…
Neyse ki, ikimizin de, hala geçerli birer mesleği vardı. Yine, döndük “ kürkçü dükkanı ”na, yani bankacılığa. Yıl, 1995. Ancak, gördük ki, köprülerin altından çok sular akmış. Enflasyon sarmalına dolanan ülkemizin patronları, en kolay soygun yeri olarak bankacılığı görmüşler. Her tarafta, bakkal dükkanı gibi açtıkları şubeler kanalıyla, halktan yüksek faizlerle topladıkları paraları kolaylıkla, fütursuzca, sıkılmadan kendi şirketlerine aktarabilmişlerdir. Sözüm ona bu işlerden sorumlu olanlar, “ sermaye yeterlilik ” rasyosunu bile arama gereği duymamışlar; böylelikle, sonraki krizlerin de tetikçiliği yapılmış oluyordu.
Büyüdükçe göreceksiniz ki; bu tür ülkelerde, halkların her daim ödeyeceği bir fatura vardır. Ya da, beceriksiz yöneticilerin ülkeye çıkardıkları faturaları hep halklar öder. Sorumlu arasanız da, bulunmaz; zira, düzen, onlar için kurulmuştur.

Aşağıdaki alıntılarla bu mektuba da, böylece son vermek istiyorum:

“MANEVİ MİRASIM AKIL VE BİLİMDİR” ATATÜRK

Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır…Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur…Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.


Erdal Atabek (Cumhuriyet / Mayıs 2006 ) : “ Sevgili Çocuğum ”

Şimdi beş yaşındasın, bir an önce büyümek istiyorsun……..Büyümek, büyüklerin dünyasına karışmak, o dünyadaki yerini almak istiyorsun……………………....
Yaşamak için çalışmak sevgili çocuğum, öncelikle yaşadığı ortamı fark etmek, her canlının, hayatta kalmak için yapması gereken ilk iştir.
………………Senin gücün, dışından gelecekler değil, içinde gelişecek olanlardır. Bu güç bilincindir, iradendir, kendini görebilmendir, kendini denetleyebilmendir, kendini yönetebilmendir.
Bilinç, neyin ne olduğunu, ne olmadığını, yaptığını neden yaptığını, yapmadığını neden yapmadığını, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu anlayabilmektir.
İrade, yapman gerekenleri anlamak, bunları her engeli aşarak yapabilmendir. Yapmaman gerekenleri de yapmamayı başarmandır.
…………………..On yıl sonra yaşamının önemli bir dönemecini yaşayacaksın. Okullarını seçeceksin, bir süre sonra da, geleceğinin alanlarını seçeceksin. Yirmi yıl sonra da seçimlerinin sonucuyla karşı karşıya kalacaksın.
Nasıl bir geleceği seçmiş olacaksın acaba? İşte buna sen karar vermiş olacaksın.
Zamanında doğru kararlar verebilmişsen, geleceğin senin ellerinde biçimlenecek. Ama işini rastlantılara bıralmışsan, geleceğin de rastlantılara kalmış olacak.

“Artık o günün koşulları” mı diyeceksin, “Şansım, kaderim, kısmetim” mi diyeceksin.
Bunlarla kendini oyalama sevgili çocuğum. Şans,kader,kısmet diye bir şey yoktur. Bunlar, “doğru yerde, doğru zamanda, doğru biçimde bulunmak”tan başka bir şey değildir.
“Bakalım hayat ne gösterecek?” diye bekleyenler hep yanılır sevgili çocuğum.Hayat, bizim ona verdiklerimizi zamanı gelince bize geri verir. Olay budur

Çarşamba, Mart 21, 2007

CALELLA Y COSTA BRAVA...

Kıştan, bahara göz kırpan günleri yaşadığımız 2005 Mart ayında gerçekleşti, bizim “ Calella &Costa Brava ” kıyılarına olan yolculuğumuz. Her daim canlı Barcelona’nın, yine çok hareketli merkezlerinden biri olan “ Plaça Catalunya ”dan; dört hattan oluşan banliyö hattı “ Cercanias ” ın, 1 no.lu (mavi hat) “ Aeroport / L’Hospitalet – Mataro / Maçenet ” hattındayız.
(
http://www.renfe.es/cercanias/barcelona/mapa_zonas.html)



Şehir merkezine 70-80 dakika, yaklaşık 50 km.mesafede olan “ Calella" ya ( http://idiomes.calella.cat/?set_language=en&cl=en ) doğru, vagonun uzak bir köşesinden kulağımıza çalınan klasik müzik eşliğinde, denize paralel yol alıyoruz. Önümüzde 17 istasyon var. Sol tarafımızda yer alan banliyöler birer birer gerimizde kalmakta. Sağımızda ise, henüz sezon öncesinin dinginliğini, yanlızlığını yaşayan o geniş kumsallara, hafif hafif eserek kıyıları okşayan Akdeniz’in dalgaları eşlik etmekte.
Otelimiz “ Top İsiris ”, ismine yaraşır, kıyıdaki otellerin hemen hemen en gerisinde, beldeyi tepeden gören bir konumda, istasyona yaklaşık 1 km. uzaklıkta.







Hemen tüm kıyı beldeleri gibi, 10-15 bini geçmeyen kış nüfusu ile Calella; yazın gelmesi ile birlikte, yerini 250-300 bin kişiyi aynı anda barındıran devasa tesisleriyle, büyük bir ekonomi yaratan şehir hüviyetine bürünmekte.
Beyaz badanalı evleriyle tipik “ Akdeniz Akdeniz ” kokan, birbirine girmiş dar sokaklarında dolaşıyoruz, beldenin. Tek geçim uğraşısı olan turizmin bilinci ile insanların sıcaklığı sanki içiçe geçmiş; doğallıkla, çalışma saatleri de ona göre ayarlanmış. Tek istisnası, öğleden sonraları uzun uzadıya yaşanan “ fiesta ” saatleri.
Sırada, fazla uzak olmayan bir mesafede olan “ Girona ” ve “ Figueras ” gezileri var. Yine, 1 no.lu hatla önce, yaklaşık 30 dakikalık bir yolculukla, son durak olan “ Maçenet/Massanes ” ye gidiyoruz. Burada inip, Barcelona yönünden ana hatla gelip, Fransa sınırındaki “ Portbou ” ya kadar gidecek bir başka trene aktarma yapacağız. Bu arada, bir kahve içimi kadar da vaktimiz var; biz de, oracıktaki kafeye ilişip, birer “ cappuccino ” molası veriyoruz. Kimileri de, zamanı, tek kollu canavar(!)lara para kaptırarak öldürüyor. Bir 30-35 dakika daha gidip, Girona’ya varıyoruz…

GİRONA’DAYIZ…

Daracık sokakları ile Girona...

Girona Katedrali...
Girona- Ana Cadde " Rambla de la Libertat "...

Girona'da zaman durmuş gibi...

Girona Kalesi'nden bir görünüm...




Platformdan çıkıp, istasyon binasına girdiğimizde; bir an, sanki butik bir otelin lobisine girmiş gibi hissediyoruz kendimizi. Binayı istemeye istemeye geride bırakıp, kendimizi tipik bir ortaçağ kenti görünümündeki Girona’nın esrarlı, dingin sokaklarına bırakıyoruz. Şehri ikiye bölen “ Onyar ” Nehri’ne paralel olarak, Katedral yönünde yürüyoruz. Dar bir sokak bizi, kat kat basamaklarla çıkılan Katedrale çıkarıyor. Dış cephesi barok tarzında; diğer bölümleri ise gotik. Zengin vitray süslemeleriyle bezeli iç kısmı, olağanüstü. Merdivenlerinde bir süre dinlenip, geçmişe yolculuk yapıyoruz. Buradan, tüm şehri kuşbakışı görebileceğiniz Kale Bölgesi’ne geçiyoruz.

FİGUERAS YA DA “ DALİ ”…

Yine, bir tren yolculuğu…Yaklaşık 35 dakika…Bu kez, Figueras’dayız; adı, ünlü sürrealist ressam “ Salvador Dali ” ile anılan şehirde. Önceleri yerel bir tiyatro iken, 1850’lerde iç savaş esnasında yakılan; 1966’da onarılan, şimdilerde ise Dali’nin eserlerini barındıran binayı gezmek istiyoruz. Ancak, o da ne! Bu ne kalabalık! Tüm İspanya’da, Madrid’deki “ Prado ” Müzesinden sonra, en çok ziyaret edilen ikinci müze olduğu söyleniyor. Doğrusu, saatlerce kuyruk beklemeyi göze alamadan, dönüyoruz. Ancak, sağolsun you tube! İşte size, bazı eserlerini içeren videolar.















Dali Müzesi önündeki bilet izdihamı...




COSTA BRAVA KIYILARI…

Gerçekte, “ Costa Brava ” kıyıları denince; “ Blanes ”den başlayıp, Fransa sınırındaki “ Portbou ” ya kadar olan, 238 km.lik tüm Girona sahil şeridi anlaşılmalı. Kabaca, üç bölüm olarak düşünebiliriz:
1) Blanes-Begur arası 98 km.,
2) Begur-Roses arası 75 km.,
3) Roses-Portbou arası 65 km.

Pazar, Mart 18, 2007

" CAVA " Y " BARÇA "...

500 yılı aşan heybeti ile Barcelona Katedrali...
Sagrada Familia- Laz müteahhitlerin yaptığı işçiliğin aynısı değil mi?

Parc de la Ciutadella-Yorgunluğumuzu burada attık...
Olimpiyat Stadı


Catalunya Meydanı...
Mirador de Colon



Arc de Triomf...
Casa Batllo...



Mercat de la Boquera...
Parc Güell..
Sagrada Familia...


Monjuic Tepesi'nden Marina Port Vell...





“ CAVA EŞLİĞİNDE BARÇA ”

Bugün sizleri, “şiir” tadında yaşanmış, keyifli; beni her daim kendimden alan, başka dünyalara sürükleyen o büyüleyici şehre ve onun insanlarına yaptığım düşsel yolculuğa tanıklık etmeye davet ediyorum. Hazırlanın; İspanya’ya, onun sekiz özerk bölgesinden biri olan Katalunya’nın başkentine, Katalanların “ Barça ” dedikleri, o gururlu şehrin, büyülü atmosferine olan “mistik” yolculuğumuz başlıyor.
İlki Ocak 1999’da; ikincisi ise, Mart 2005’de yani altı yıl arayla yapıldı. Kimbilir, belki bir üçüncüsü de, 2008’de…
İlkinde; şehrin adeta nabzını tutan, iki yanı ağaçlıklı ve geniş, içinde kitapçıları, kuş ve çiçek pazarlarını barındıran, çeşitli ülkelerden gündelik hayatlarını idame ettirmek üzere gelip, kimi müzik kimi de “ pandomim ” sanatını icra eden grupların yer aldığı “ La Rambla ”ya ve biraz aşağısındaki, 59 metre yükseklikteki demir bir kolonun üzerinde bulunan, 8 metrelik Kristof Kolomb heykeline (Mirador de Colon) bir kaç dakikalık yürüme mesafesinde, “ Avenida del Paralelo ” üzerinde bulunan, marina manzaralı, 4 yıldızlı “ Sol Melia Confort ” Otel’de kalındı. İkincisinde ise; şehir merkezine yaklaşık 50-60 km. uzaklıkta, “ Costa Brava ” kıyılarında yeralan küçük, şirin bir banliyö olan “ Calella ”da, 3 yıldızlı “Top İsiris”de.
Şimdi izninizle, “CD” çalara, Endülüs’ün o melankolik, buğulu müziği ile beni kucaklayıp, bir çırpıda o coğrafyaya taşıyacak, ünlü Sevilla’lı şarkıcı “ Isabel Pantoja ”dan bir CD koyup; adeta koklayarak içtiğim, son kalan “Jerez ” yapımı İspanyol “ sherry ” sini, O’na katık ediyor; uzaklardan da olsa, denizi gören balkonumun bir köşesindeki “ berjer ” ime kuruluyorum.


















“ Asi Fue ”

Perdona si te hago llorar
Perdona si te hago sufrir
Pero es que no esta en mis manos
Pero es que no esta en mis manos,me he enamorado,
Me he enamorado,me enamore.
Perdona si te causo dolor
Perdona si hoy te digo adiós
Como decirle que te amo
Como decirle que te amo
Si el me ha preguntado,le dicho que no,
Le dicho que no.

Soy honesta con el y contigo
A el lo quiero y a ti te he olvidado
Si Tu quieres seremos amigos
Yo te ayudo a olvidar el pasado.

No te aferres,
Ya no te aferres, a un imposible
Ya no te hagas.ni me hagas mas daño.

Tu bien sabes que no fue mi culpa
Tu te fuiste sin decirme nada
Y a pesar que llore como nunca
Yo seguía de ti enamorada.

Pero te fuiste
Y que regresabas,no me dijiste
Y sin mas nada por qué? No se
Pero fue así,así fue.

Te brinde la mejor de las suertes
Me propuse no hablarte ni verte
Y hoy que has vuelto ya ves,solo hay nada
Ya no puedo ni debo quererte.

Ya no te amo
Me ha enamorado,de un ser divino
De un buen amor
Que me enseno a olvidar
y a perdonar.


O bir yandan, “ Asi Fue/ İşte, Böyle Oldu ” yu mırıldanırken; ben de, uçağın tekerleklerinin yavaş yavaş pisti terk ettiğini ve yaklaşık 2.5 saat sürecek bir yolculuk sonrası, özgürlüklerine son derece düşkün Katalanların o gizemli dünyasına katılacağım anı hayal etmeye başlıyorum.
O da ne! Bir çırpıda havaalanı için alçalmakta olduğumuz anonsu yapılmış; bir size bir de pasaportunuza, sanki öcüymüşsünüz gibi dik dik bakılan, anlamsız rutine muhatap olduğunuz “ Schengen ” vize kuyruğu bitmiş; aynı anda sekiz uçak yolcusunun bagajlarının döndüğü “ döner bant ”dan, bavullarınızı sağ ve salimen almışsınız; hatta hatta, şehre uzanan, “git- git” sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen, yollar da bir anda bitivermiş. Eh, bunda biraz da, alışkanlık haline gelen “chivas” ın da katkısı olduğunu itiraf ediyorum.
Neyse, sonunda, “ Recep’in Yeri ” ni de aşıp; Bellboy, elindeki manyetik kartı, sanki ilk kez kullanıyormuşcasına, büyük bir ustalıkla, kapıya yerleştirmiş: “ Aqui teine/ İşte, Odanız ” diyor. Cadde üzerindeki binanın, arka tarafa bakan, “ Akdeniz Akdeniz ” kokan odasına girmişsiniz; siz içeri girer girmez, kendiliğinden açılan TV ekranında bir yazı beliriveriyor: “ Muhsin Kanıbir ve Eşi- Hoş Geldiniz! ”.
İşte, artık, “benim şehrim”deyim; büyülü, “ laid-back ”, her daim capcanlı . Burası, aslen Tarragona (Reus)lı, “ Neo Gotik ” ve “ Art Nouveau ” tarzı mimari eserleriyle ünlü, Katalan mimar Antonio Gaudi’nin (1852-1926) de şehridir. Eserlerinden “Casa Batllo”, “Casa Mila (La Pedrara)”, “Parc Güell” ve de “Sagrada Familia” yı görmeden ayrılmak, o şehre haksızlık olur.
Sabah erkenden, genellikle çöpçüler henüz şehri tam süpürmeden başlanmalı bir şehri solumaya. Bilmem ki, böylesi daha anlamlı geliyor bana. Ancak böyle yaparak başlar gezilerim bir gün öncesinden. O gece neler yenmiş; neler içilmiş; kısacası, şehrin aynasıdır o süpürülenler! Haritayı elime alır; ne kadar büyük olsa da o metropol, tam kalbine giden ana arteri söküp aldığınızda; işte, o zaman, orası artık sizindir.
“ Barça ” için de aynısını yaptım. Kuzeyde “ Plaza Catalunya ”yı sınır kabul ettim. Hernekadar, “ Avenida Diagonal ”e dek uzanan “ Passeig de Gracia ” ve üzerinde muhteşem manzaralı terası ile “ Casa Mila /La Pedrara ” ve biraz ilerisindeki “ Casa Batllo” önemli birer atraksiyon merkezleri olsa da. Meydana sırtımı verip, önümdeki “ Ramblas ”; biraz ötedeki “ Mirador de Colon ”; yanıbaşındaki “ Denizcilik ” Müzesi; liman çevresinde tekne turu alabileceğiniz “ Golondrinas; akvaryum ve eğlence merkezi “ Maremagnum ”u da içeren marina “ PortVell ” ve bitişiğindeki “ Katalunya Tarih ” Müzesi; 18. yüzyıl mimarisini yansıtan “ Barcelonata ” ve önündeki sıra sıra plajlar. Sol tarafımda, “ Arc de Triomf ” ile başlayıp; sırasıyla “ Zooloji ”, “Jeoloji” ve “Modern Sanat” Müzeleri ve “ Katalan Parlamentosu ” ile hayvanat bahçesini de içeren yeşil cenneti “ Parc de la Ciutadella ” yı sınır kabul ediyorum. Sağdaki sınırı, kabaca “ Ramblas ” olarak alabiliriz.
Barcelona bu kadar mı? Tabii ki, koca bir hayır! Otelimizin bulunduğu caddenin hemen solundan, “ funicular ” ile çıkılan ve şehri kuşbakışı görebileceğiniz yemyeşil, atraksiyon merkezi “ Monjuic ” Tepesi ve önünde göz alabildiğine geniş alana yayılı, 1992 Olimpiyatları için inşa edilen bazı tesisler ve Olimpiyat Stadı; “ Fundacio Joan Miro Vakfı ” Müzesi; biraz aşağılarda, “ Katalunya Ulusal Sanat ” Müzesi; hemen solunda, tüm İspanya’daki mimari eserlerin minyatürlerinin sergilendiği “ Poble Espanyol ” ve sıra sıra merdivenlerle inilen “ Plaça Espanya ”. Kuzey yönünde, “ Avenida Diagonal ” in biraz üst taraflarında, yapımına 1882’de başlayıp, üzerinde 40 yıl çalışmasına rağmen, yaşadığı sürece üç cehesinden ancak birini bitirebildiği ve yapımı daha uzun yıllar devam edeceğe benzeyen, mısır koçanlarını andırır bir Gaudi başyapıtı “ Sagrada Familia / Kutsal Aile ” Kilisesi; çok daha yukarılardaki, sıra sıra mozaiklerle döşeli “ Parc Güell ”; en sonda da, Barcelona ve çevresini, tümüyle yukarılardan görebileceğiniz muhteşem “ Tibidabo ” Tepesi.
Gelelim, şehrin ruhunu yalınkat yansıtan eski “ Barça ”ya…
“ Barri Gotic ”, “ La Ribera ” ve “ Ciutat Vella ” yı içine alan bölge, şehrin en eskisi. “ Ramblas ” nın ortalarında bir yerlerde yeralan, hemen her şeyi bulabileceğiniz, bizim Beyoğlu’ndaki Balık Pazarı’nı andıran, üstü kapalı “ Mercat de la Boqueria ” ya sırtınızı verdiğinizde, karşı çaprazındaki “ Portaferrissa ” Sokağı sizi, tarihi 500 yılı aşan, muhteşem Katedrale ulaştırır. Artık “ Bari Gotic ”de, “ labirentvari ” sokaklardanız; bırakın kendinizi tarihe, kaybolun!.. Katedralin önündeki “ Bisbe ” Sokağı yoluyla, önceki yüzyıllarda “ Roman Forum ”a ev sahipliği yapan, eski şehrin en önemli meydanı “ Plaça Sant Jaume ”e; arkasına geçtiğinizde, “ Plaça del Rei ”ye; üzerinde bulunduğunuz büyükçe cadde “ Laietana ” yoluyla da, 13. yüzyıl yapımı olan “ Santa Maria del Mar ” Kilisesi’ne ulaşırsınız. Bütün bu bölgede, ama özellikle “ Passeig del Born ” ve onu dik kesen, ilk dönem eserlerinin sahnelendiği “Museu Picasso ” nun da yer aldığı “ Montcada ” Sokağı’ndaki mekanlarda; Katalan kültürünü, alışkanlıklarını ve yemeklerini, bir bardak “ cava / köpüklü şarap ” eşliğinde doyasıya tadabilirsiniz.
Son bir notla bu “post”u bitirelim. Pek çok şeyi farklı algılayan Katalanlar için “ Sevgililer Günü ”; bizim “ Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ” nı kutladığımız 23 Nisan’dır. “ La Diada de Sant Jordi-Saint George ” Günü olarak anılan bu günde, erkekler kadınlara birer kırmızı gül verirken; kadınlar da karşılığında kitap hediye ederler. Düşünebiliyor musunuz? Her kadının elinde birer kırmızı gül! Ne hoş değil mi?
Gezimizin Costa Brava ile ilgili ikinci kısmını, bir sonraki “post”a bırakıp; ilgili internet linklerini verelim:

LİNKLER :

http://www.barcelona-online.com/
http://www.bcn.es/
http://www.catedralbcn.org/
http://www.sagradafamilia.org/
http://www.museupicasso.bcn.es/
http://en.wikipedia.org/wiki/Pedrera
http://www.greatbuildings.com/buildings/Casa_Mila.html
http://www.casabatllo.es/
http://www.isabelpantoja.es/eng/indexeng.html
http://en.wikipedia.org/wiki/Park_G%C3%BCell

Cumartesi, Mart 17, 2007

YAVAŞ YAVAŞ BAHAR GELİYOR...

Sevgili dostlar, her ne kadar “ mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır ” türünden bir edebi gerçeğimiz olsa da; ben diyorum ki, bu iş bitmiştir. Artık, yavaş yavaş bahar geliyor. Doğanın o rengarenk, pastoral görüntüleri bizleri bekliyor. Hadi, doğaya…
İşte size, doğadan çeşitli manzaralar...Öyle özledim ki!..
Bugün, bu bağlamda, doğada karşımıza çıkan çiçeklerin dili(!)ni bloğa taşımak istiyorum. Bakın, çevremizde, belki de sıklıkla karşılaştığımız çiçekler, gerçekte ne anlam taşıyorlar:

Açelya: Nefse hakimiyet.
Açelya (Hint): "Gerçek şu ki, her şey bitti!"
Adaçayı: Eşler arasında "Biz iyi bir aileyiz" mesajıdır.
Akasya: (Pembe veya Kırmızı) Güzellik, zerafet ve incelik; "Seni beğeniyorum."
Akasya: (Beyaz) Dostluk; "Bizimki temiz bir sevgi, belki biraz arkadaşça..."
Akasya: (Sarı): Platonik aşk, isimsiz aşık...
Ananas: "Sen kusursuz birisin!"
Anemon: Gençlik
Ardıç: "Seni koruyacağım!"
Badem: "Aşkımızın sürmesini ümit ediyorum."
Biberiye: Anma
Çan Çiçeği: "Aşkımıza sadakatle bağlıyım!"
Çin gülü: "Zarif ve çok güzelsin!"
Çuha Çiçeği: "Çok güzelsin."
Defne: Terfi eden kişilere gönderilir; "şan, ün, görkem" anlamı taşır.
Eğreltiotu: Samimiyet.
Elma: "İtiraf etmem gerekirse, seni görünce şeytana uyasım geliyor; ya senin?"
Erik: "Sözüme sadık kalacağım."
Fesleğen: İyi dilekte bulunmak için.
Fulya: "Sevgilim, geri dön!";unutma
Gardenya: "Beni unutma; gerçek aşkımsın..."
Gül:Sevgiyi ifade eder.
Gül (Pembe): "Arkadaşımsın." ; “ gönlüm sende ”
Gül (Kırmızı): "Seni seviyorum; ihtirasla bağlıyım sana!"
Gül: (Kırmızı ve Beyaz) Birliktelik isteği.
Gül(Sarı): Sıcak sevgi
Gül (Kırmızı Gonca): "Genç ve güzelsin."
Hanimeli: "Sana olan bağlılığım sonsuza kadar sürecek."
Hercai Menekşe: "Beynimi işgal ediyorsun; ama ben bu durumdan şikayetçi değilim..."
Ihlamur: Evli çiftler için "Seni seviyorum" anlamı taşır.
Kaktüs: İçtenlik; "Aşkımız için zorluklara katlanmalıyız!"
Kamelya: "Kusursuz bir aşıksın!"
Karanfil: Kişinin kendine olan öz saygısını ve güzelliği ifade eder.
Karanfil: (Koyu Kırmızı) "Kalbimi kırdın!"
Karanfil: (Pembe) "Seni unutmayacağım..."
Karanfil(Beyaz): İçtenlik
Karanfil: (Kırçıllı) "Üzgünüm, ama bitmek zorunda..."
Karanfil: (Sarı) "Beni hayal kırıklığına uğrattın!"
Krezantem: (Beyaz) "Bana gerçeği söyle!" ;sadakat
Krezantem(Mor): Burukluk
Lale: Aşkı ifade eder.
Lale: (Kırmızı): "Aşkımı itiraf etmek istiyorum!"
Lale: (Alacalı): "Gözlerin çok güzel."
Lale: (Sarı): Umutsuz aşkı ifade eder.
Lale: (Mor): "Sana ilk görüşte aşık oldum!"
Lale( Pembe): Anlayış
Leylak: (Beyaz) "Hoş ve namuslu birisin." ;saflık
Menekşe: Alçakgönüllüğü ifade eder.
Menekşe: (Mavi) "Sana sadık kalacağım."
Menekşe: (Mor) "Düşüncelerimi zaptettin!"
Mimoza: "Fazla alıngansın!"
Nane: "Sana karşı içimde sıcak hisler besliyorum."
Nergis: "Saygılarımla..."
Orkide: "Aşkım, sen çok güzelsin, sen çok özelsin!"
Papatya: Temiz bir kalbin simgesi.
Papatya (Bahçe): "Fikirlerini paylaşıyorum."
Petunya: "Umudunu yitirme!"
Portakal: Karşılıklı aşk; "Ben de seni seviyorum."
Papatya: Övgüye değer.
Sardunya: "İçin rahat olsun, her zaman yanındayım!"
Sarmaşık: "Aşkıma sadığım!"
SedirYapraği: "Senin için yaşıyorum."
Yasemin: "Güzel ve çekicisin."
Zambak: (Sarı): " Seni neşeli ve çekici buluyorum ! "
Zeytin: "Barışalım!"
Postu, güzel bir Sezen Aksu şarkısı ile bitirelim:
BEN HER BAHAR AŞIK OLURUM
Damarlarımda yine aşk var
Gözlerim yine bir manalı
Başladı güneşli yağmurlar
Islandı umudumun saçları

Kırılan dallar gibiyim
Ben her bahar dirilirim
Gizli bir kaynaktır içim
Kendime bir yol bulurum

Kırılan dallar gibiyim
Ben her bahar dirilirim
Gizli bir kaynaktır içim
Kendime bir yol bulurum

Ben her bahar aşık olurum
Rüzgar olur yağmur olurum
Filizlenir anılarda gururum
Taşar içimden ruhum

Ben her bahar aşık olurum
Rüzgar olur yağmur olurum
Filizlenir anılarda gururum
Taşar içimden ruhum

Pazartesi, Mart 12, 2007

ÇARIKLI,CÜPPELİ AHMETLERE YANITIMDIR

Arkadaşlar, inkilaplar henüz yenidir. Dedikleri gibi kökleşip benimsendiği hakkındaki kanaatlerimiz, ancak ileride karşılaşacağımız hadiselerle gerçekleşecektir. Fakat şuna emin olmalısınız ki, bugün başına şapka giymiş, sakalını, bıyığını tıraş eden, smokin ve frakla cemiyet hayatında yer alanlarımızın çoğunun kafalarının içindeki zihniyet hala sarıklı ve sakallıdır

Ölümünün ardından 70 yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, her geçen gün, giderek artan ölçülerde, gönüllerde taht kurmaya devam eden çağımızın “ yol göstericisi ” yüce Atatürk; bir kez daha, ne denli haklı olduğunu, başta onu sevmeyenlere olmak üzere, tüm dünyaya ispatlıyor yukarıdaki cümleleriyle. 1930’larda söylense de, 2007 Türkiye’sinde de, ne yazık ki, hala geçerliliğini korumakta.
Bugün, yine bir zorunlu alıntı yaparak, geldiğimiz noktaya dikkat çekip; etrafımızın ne denli o sarıklı, cüppeli düşüncelerle sarılı olduğu gerçeğini bir kez daha “ blog ”a taşımak ve “ Tehlikenin (Hala) Farkında (Değil) mısınız? ” diye soracağım.
Artık, bir şey çok net, fotoğrafı iyi görmek lazım: Mayıs 2007 sonrasının Türkiye’si, öncekinden tümüyle farklı olacak. Yaşayacağımız o süreç, bizi nereye götürür, doğrusu tam bir bilinmezlik. Daha doğrusu bilinirlik de; hiç kimse, salt demokrasiye olan inancı gereği, telaffuz etmek istemiyor. Ancak, rejimi bu denli zorlamanın da, bir bedeli olsa gerek…
Bakın, Ahmet Hakan adlı …..kişilik (önüne bir dolu sıfat eklenip, betimlenebilir, takdirinize bırakıyorum), 12 Mart 2007 tarihli yazısında, neler söylüyor:



“İyi bir cumhurbaşkanı için 20 temel nitelik”

BİR: Hükümet ile sürekli çatışmalıdır.

İKİ: Yasaları veto etmeyi "milli spor", iktidarın atadığı bürokratlara vize vermemeyi "ulusal savaşım" saymalıdır.

ÜÇ: Ülkesine Nobel ödülü kazandırmış yazara bir kutlama telgrafını bile çok görmelidir...

DÖRT: Liberallerden uzak durmalı, sosyalistlere mesafe koymalı, milliyetçilerden kuşku duymalı, dindarları adam yerine bile koymamalıdır.

BEŞ: Kürt sorunundan laiklik sorununa her konuda MİT’in çizgisinin bile gerisinde kalmalıdır.

ALTI: Dört tarafımız düşmanla çevrili paranoyasını olaylara bakışta temel kalkış noktası kabul etmelidir.

YEDİ: Çok sesli medyayı, "ihanete prim veren medya" olarak algılamalıdır.

SEKİZ: Köşk’ten dışarı çıkmamalıdır. Çıktığında ise hükümete savaş açan tartışmalı bir televizyon kanalının gecesine katılmayı tercih etmelidir.

DOKUZ: Gerektiğinde konuk başbakanın yanında kendi ülkesinin bakanını azarlamaktan çekinmemelidir.

ON: Cumhuriyet gazetesi okumalı, Kanaltürk seyretmelidir. En beğendiği şovmen Cüneyt Arcayürek olmalıdır... Başka yayın organlarına ise sürekli yan gözle bakmalıdır.

ONBİR: "Öz Türkçe" sevdası, Nurullah Ataç’ı bile mumla aratacak denli gelişmiş olmalıdır.

ONİKİ: Anayasa Mahkemesi üyeliği ya da YÖK gibi anayasal kurumlara atadığı üyelerin "Kayıtlı CHP üyesi" olmalarına dikkat etmelidir.

ONÜÇ: Hoşuna gitmeyen bir hükümet görev başındayken erken seçim talep etmesini bilmelidir.

ONDÖRT: Ülkedeki muhalefet boşluğunu görüp, veto yetkisini kılıç gibi kullanarak ana muhalefet lideri gibi davranmalıdır.

ONBEŞ: İyi bir atıcı olmalıdır. Anayasa kitapçığını fırlatması gerektiğinde hedefi şaşırmamalıdır.

ONALTI: Sadece "CHP eksenini" kucaklayarak, "70 milyon"u kucakladığını düşünmeli, geri kalanları "70 milyon"un içinde saymamalıdır.

ONYEDİ: Menemen yemekten özenle kaçınmalıdır.

ON SEKİZ: Devlet protokolünün iki numaralı ismi ile tokalaşırken yüzünü buruşturmayı asla ihmal etmemelidir.

ON DOKUZ: Atanmasına onay vereceği bürokrat hakkında apartman kapıcısından bilgi almalıdır.

YİRMİ: Ankara’yı çok seven, İstanbul’un hay huyundan kaçan bir devlet memuru kimliğine sahip olmalıdır.

Hani “ölür müsün, öldürür müsün” türünden. Zaten bu Cumhuriyet, sırf sizler için, bir gün ansızın gelip, bütün o değerleri yıkıp yerine, örneği ancak 3. sınıf ülkelerde kalmış bir rejimi hayata geçiresiniz diye kuruldu değil mi? O, senin ve senin gibilerin dudak büküp, burun kıvırdığı özellikler sayesindedir ki; sayın CUMHURBAŞKANIMIZ, tüm kamuoyu yoklamalarında açık ara saygınlığını ilk günkü gibi korumaktadır. Tabii, sizleri şaşırtan da işte tam bu noktada ortaya çıkıyor. Nasıl oluyor da, o çok alışkın olduğunuz “sıradan”, “ulu-orta”, “ salya-sümük”, “siyasete tamamen angaje” bir kişilik çizgisi izlemiyor? Merak etmeyin. Sizleri de tatmin edecek türden biri paketlendi, pek yakında bu sinemada gösterime giriyor. Şaibeli, karanlık bir geçmiş; kapkara bir dünya görüşüyle, ortaçağa özlem duyan; hakkında onlarca yolsuzluk dosyası bulunan bir kişilik…

İşte, tam aradığınız türden. Daha ne mi olsun? İllinin körü..

Çarşamba, Mart 07, 2007

ÇAĞDAŞ KADINLARIMIZA KUTLU OLSUN!

Çağın en büyük “ yol göstericisi ” yüce Atatürk; kadının toplumun ayrılmaz, vazgeçilmez bir parçası olduğu gerçeğini, yine herkesden önce görmüş; kalkınmanın “ olmazsa olmaz ” bir unsuru olduğunun bilincine vararak, Onu çağdaş dünyadaki saygın, olması gereken konumuna ulaştırmıştır. Bu bilinçdeki ulusların;

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN !

Kadını bu çizgide gören tüm uluslar bugün, bilgi ve teknoloji çağını yaşarken; ne yazık ki, bunun farkına varamayıp, Onu ikinci sınıf, erkeklerin gerisinde görenler ; tanıklığını bile kabullenmeyenler ; yaz günü erkeği “don- gömlek ! ” güneşlenirken, kadınını kapkara, iğrenç giysilere mahkum edenlerin durumu ise, tam bir perişanlıktır.

İşte, Ulu Önder’in kadınlara yönelik bazı cümleleri:

"Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak birsey yoktur..." 18 Nisan 1935, İstanbul "Milletlerarası İlk Kadın Kongresi"

“ Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya peştamal veya buna mümasil bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanında geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın mana ve medlulu nedir?
Efendiler! Medeni bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşi vaziyete girer mi? Bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal tashihi lazımdır. ” (1925-İnebolu Gezisi)

"İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?" (1 Eylül 1925 İkdam Gazetesi)

"Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım."

"Bu karar Turk kadınına sosyal ve siyasal hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni konumunu yetki ile işgal etmiş, iş hayatının her aşamasında başarılar göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu sefer de milletvekili seçme seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin bir çoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu yetki ve liyakatle kullanacaktır." ( 1935-Türk Kadını’na Seçme ve Seçilme Hakkı Tanınması Vesilesi ile )

Bilindiği gibi, bugünlerde, " bizi biz yapan ", çok şey borçlu olduğumuz o yüce insana saldırmak moda. Aşağıya aldığım alıntı, özellikle hala nereye sürüklendiklerinin farkına bile varamayan; kendi üzerlerinden siyaset yapılmasına olanak tanıyan aymazlara bir ibretlik son haber niteliğinde. Eğer hala, sahip oldukları özgürlüklerini kime borçlu olduklarının ayırdına varamıyorlarsa; şahsen ben onları, değil bir hayvan, bir "meta" olarak bile görmekte zorlanırım. Bu durumda, itilip kakılmaları da son derece olağan.



" Erkeksiz yurtdışı YASAK "
40 yaş altındaki kadınların, beraberlerinde erkek yakınları olmaksızın yurt dışına çıkması yasaklandı.
Libya, El Cemahiriye gazetesinin haberinde, yetkililerin bu kararının geçen pazartesi günü yürürlüğe girdiği, karar gereği kadınların, örneğin yanlarında babaları, erkek kardeşleri veya amcaları olmaksızın seyahat edemeyecekleri belirtildi. Gazete, kararı kınayarak, "kadınların özgür seyahat etme haklarının aleni ihlali" olduğunu ve iptal edilmesi gerektiğini belirttiği kararın, ülkeyi, "İslamiyet öncesi döneme geri götürdüğünü" yazdı. Libyalı yetkililerin konu hakkında henüz hiçbir yorumda bulunmadıkları kaydedildi.(Anadolu Ajansı/ 7 Mart 2007)

Yaa, işte böyle, başını sımsıkı saran, sıkmabaşlı kadınlarımız! Belki de, bu durum, sizi hiç rahatsız etmez. Zaten, Çöl Bedevisi Kaddafi'nin çadırında, huzurunda diz çökmeyi içine sindirebilen, geçmişte bu ülkede " Başbakanlık " makamına kadar uzanabilmiş zat da aynen böyle düşünüyordu. Şundan emin olunuz ki, şimdiki uzantısı talebesi de, Cumhuriyetin zaptedemedikleri son kalesi olan Cumhurbaşkanlığı makamını da işte bu nedenle sayıklıyor. Tabii, rüyasında...




Perşembe, Mart 01, 2007

KURTULUŞUMUZUN ÇARESİ...


Edip Akbayram - Eskiya




Bugün, biraz beyin jimnastiği yapma gereğini duydum. Zira, hava, ışıklar içinde yatası Atilla İlhan'ın dediği gibi, " fena halde leman! ". Belki, böylelikle canlanır, bize kurgulanan oyunun tuzağına düşmekten kendimi(zi) alıkoyma şansım(ız) olur diye düşünüyorum.

Temel soru ve/veya sorun şu:

Bu sorunun yanıtını sağlıklı olarak ortaya koymadıkça, birileri bizi fena halde uyutuyor; deyim yerindeyse, gaza getiriyor demektir. Aslında, bu sorunun gerçek yanıtı, benzer ülkelerin ortak kaderini çizmesi bağlamında da önem arzetmektedir.

Dönüyorum 1980 yılı başlarına, üniversitenin ilk günlerine...
Ekonomi Ders No 1: İsveç Ekonomi Okulu'ndan Gunnar Myrdal'a göre " Gelişmişlik düzeyleri birbirinden farklı olan ülkeler arasındaki ticarette, dış ticaret hadleri gelişmişler lehine, gelişmemiş ülkeler aleyhine sonuçlanır (Kutuplaşma Teorisi). "
Bugüne geldiğimizde, olan bitenler sizce bu teoremi doğrulamıyor mu?

Birilerinin girmeyi çokça arzuladığı, oysa bugünkü haliyle içi boş, tamamen vahşi kapitalizmin yeni bir "pazar arayışı" tuzağından (X) öte, hiç bir anlam ifade etmediği ortaya çıkan Avrupa (Birliği) sevdası; sizce tekbaşına, yüce Atatürk'ün işaret ettiği "çağdaş uygarlık düzeyi" olabilir mi ?

(X) : Zira, Birlik içindeki pek çok ülke ( İspanya, Portekiz, Polonya, Yunanistan) halkları şimdilerde, Birliğin ortak politikalarının, kendilerine zarar verdiğini açıkça dillendirmeye başladılar. Örneğin, tarım politikaları. Öte yandan, ortak para olarak avronun kullanımı, zaten satın alma güçlerini önemli ölçüde erozyona uğrattı. Ortak anayasa hayali ise, bilindiği gibi, tam bir fiyasko ile sonuçlandı.

Bir başka soru ki, beni çekinceye sürükleyen temel bir olguya işaret ediyor.

Hayatım boyunca, herkesin hep bir ağızdan, eşanlı olarak, hararetle istediği hiç bir şeye yan dönüp bakmadım. Kısaca, herkes için cazip olan, tercih edilen benim için bir anlam ifade etmedi.

Özellikle bizim gibi gelişmemiş, aydınlanma sürecini tamamlayamamış toplumlarda, eğer bir düşünce, olgu; üstelik, birbirlerinin tamamen tersi dünya görüşüne sahip kesimlerce yani dincisi, sağcısı, liboşu, "liboş- solcu"su tarafından, koro halinde, sanki tek bir ağızdan çıkmışcasına, her birlikte sahipleniliyorsa, orada dur! Başka hiç bir konuda bırakınız uzlaşmayı, biraraya dahi gelemeyenleri, sizce biraraya getiren olgu ne olsa gerek?
Bu işin ortak paydası ne ola ki?

Tarihin gördüğü en büyük ulusalcı ulu önder Atatürk, içinde bulunduğu o zor şartlara rağmen, tam bağımsızlıktan asla ödün vermedi; batıyı değil, çağdaş uygarlık düzeyini işaret etti; " Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir " diyerek, yobazlığa karşı açıkça bilimin, bir yol gösterici olarak, referans alınması gerekliliğini vurguladı. İşte düşünceleri:

“ MANEVİ MİRASIM AKIL VE BİLİMDİR ” ATATÜRK

“ Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır…Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur…Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar. ”

2008-EYLÜL-Berlin
2008-EYLÜL-Kopenhag
2008 - EYLÜL- BERGEN
OSLO - VIGELAND PARKı
2008-EYLÜL-Norveç
2008-EYLÜL-Stockholm
2008 HAZİRAN-Tunus
2008 HAZİRAN-Palermo
2008 HAZİRAN-Bergamo
JAN 2008-LONDON
Houston Science Museum
Houston Fine Arts Museum
HOUSTON
KACKAR MOUNTAIN REGION
LORO PARQUE/TENERIFE
BUDAPEST
WIEN
PRAG
PRADO MUSEUM
DONOSTIA/SAN SEBASTIAN
BILBAO
CUBA
MOROCCO
MADRID
BARCELONA&COSTA BRAVA
AMSTERDAM
LISBON
PARIS
BANGKOK
NORTHERN THAILAND
THAILAND-ISLANDS
SOUTHERN THAILAND
MALAYSIA