Gezgin

Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful. İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

ULUSAL SOL (NEDEN) KAYBETTİ...BİR CHAVEZ BEKLENİYOR!..



UZUN VE HÜSRAN DOLU BİR GECE YAŞADIM; TÜM ULUSAL SOLCULAR GİBİ...

"Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar/ Motorları maviliklere süreceğiz" umudu, ne yazık ki, bir başka bahara kaldı. Belki de, benim gibi yaşı yarım asra yaklaşan ya da o civarda olanların kalan ömürlerinde, bu ülkede, çağdaş sosyal demokrasi iktidarı hiç yaşanmayacak. Gerçek Atatürkçü, ulusal sol yönetime hiç gelemeyecek. Kimbilir?

UZUN VE HÜSRAN DOLU BİR GECE YAŞADIM...

Nufusunun çoğunluğu genç olmasına rağmen, yaş ortalaması 65'in üzerinde olan bir yönetim anlayışı olan- sözümona- sosyal demokrat CHP; sol yerine, sanki sağ kanatta hiç parti yokmuş gibi sağdan medet umarak politika geliştirdi. Bu tutuculukla bir yere varılamayacağı bugün bir kez daha ortaya çıktı.

Avrupa'da, G.Amerika'da ulusal sol söylemler başarılı olurken; neden bu Orta Doğu coğrafyasında olamıyor? Tek faktör acaba din mi? Bence, önümüzdeki dönem düşünülmesi gereken, isimlerden çok, bu. İşçinin başkenti olan seçim çevrelerinden " sol " yerine, muhafazakar düşünce ortaya çıkıyor. Neden? Bu ülke, neden bir Lech Walesa ya da Hugo Chavez çıkaramıyor?

20 MİLYONU YOKSULLUK SINIRININ ALTINDA, İŞSİZ, GELECEKTEN UMUDU OLMAYAN BU KİTLELERİ NE SAĞ BİR DÜNYA GÖRÜŞÜNE GÖTÜRÜYOR?

Cuma, Temmuz 20, 2007

TURKEY:" UNBEARABLE HEAVINESS OF BEING AT THE TURNING POINT AGAIN SINCE 1923'S "

YOL AYRIMINDA OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI…

Evet, artık saatler kaldı yeni bir Türkiye’nin şekillenmesine…
Soru; Türkiye, 23 Temmuz 2007 Pazartesi sabahına nasıl uyanacak?
“BOP” adı altında, bir süredir tezgahlanan “emperyalist” oyuna alet olan gerici, karanlık zihniyete yine teslim mi olacak?
Yoksa, yeter artık! Burası, emperyalizme karşı dünyada savaş kazanan tek ulusun yaşadığı coğrafya. Burada ulusal, anti-emperyalist, çağdaş, laik bir hukuk devletinin dünya görüşünü yansıtan siyasa egemen olmalıdır mı diyecek?

Sevgili Oğullarım Alp ve Mert;

Ne yazık ki, şu an etrafınızda olup bitenleri algılamaktan çok uzaksınız. Küçücük, mini minnacık o tatlı dünyanızda yaşama tutunmaya çalışıyorsunuz. Şüphesiz, bizlerin görevi size, bu olup biteni tüm çıplaklığı ile, objektif olarak aktarmak. Hadi diyelim sizler, henüz 9.ayın içinde olduğunuzdan, olayların analizini yapacak durumda değilsiniz; peki ya, o koca koca insanlar, sözümona görünüşte çağdaş(!), modern(!)? Hatta solcu(!)? Oynanan o kirli, karanlık oyunu görmemeleri mümkün mü? Neden, bir parçası olmak için uğraş verirler ki?
Peki, ya o narin, kırılgan kadınlarımız? Bugün, dünyadaki diğer hemcinsleri gibi uğrunda mücadele vermedikleri için olsa gerek, pek de bilincinde olmadıkları anlaşılan demokratik ve yasal haklarını, daha hiçbir ulus kendi vatandaşlarına vermemişken, kendilerine bahşeden o yüce insan, büyük Atatürk’ün, çağdaş, aydınlık, özgürlükçü yolundan gitmek varken; neden kendilerini, düşüncelerini o simsiyah, 2.5 metrelik bir bez parçasına hapsederler ve oy bezirganlarının, din tacirlerinin tuzağına kapılırlar ki?

Pazartesi belki de çok geç olacak, kimbilir?

Umarım; ülkemizi yine karanlık bulutlar işgal etmez; çocuklarımızın aydınlık yarınlarından çalıp, emperyalizme hizmet etmezler…

Cumartesi, Temmuz 14, 2007

ÖRTÜ SEVGİ İKİLEMİ ÜZERİNE...

Bugün, çıplaklık ve sevgi üzerine bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında doğanın, çıplaklıktan yana açık ara taraf olduğu ortadayken; doğaya bu karşı duruşun nedeni ne ola ki?

Cansız varlıkların doğasının, çıplaklık üzerine kurulu olduğu açık. Üzerlerinin örtünmesine ya da kapatılmasına gereksinim duymazlar. Yalınkat ortadadırlar. Belki de, yüzyıllar boyu varolmalarının temelinde de, bu çıplaklık olgusu yatmakta, kimbilir. Ancak öylelikle, ayakta kalmayı başarabiliyorlar da denebilir.
Korunma ve/veya örtünme ihtiyacının, başlangıçta olmasa bile şimdilerde, sadece ve sadece insana endeksli, sınıfsal bir araç olduğunu düşünüyorum. İnsanın girdiği her yerde, şöyle ya da böyle, bir örtü söz konusu. Bu, çoğu zaman kendini; zaman zaman da, etrafında ilgili olduğu nesneleri kamufle etme şeklinde ortaya çıkıyor. Aslında, dolaylı olarak, kendini gizlemiş ya da aynı anlama, “yok varsaymış” oluyor.
İnsani ilişkilerin de bir örtüsü var: o da “sevgi ”. Biraz sevgi, biraz örtü; çok sevgi, çok örtü anlamına geliyor. Örtünün şiddeti ya da sevginin debisi, ilişkinin de kuvvet derecesini, sıhhatini belirliyor. İlişkilerin sonunu hazırlayan etmen, örtünün az ya da çok olması değil; bu örtünün, bir şekilde tümüyle ortadan kaybolması, yok olması.
Aslında, başındanberi ortada olan pek çok sorun, bir süreliğine, ilişkinin debisine de bağlı olarak, taca atılmış oluyor. Ta ki, o sevgi kaynağı kuruyuncaya dek.

“ Takke düştü, kel göründü” deyimi; işte, tam da bu aşamada ortaya çıkmakta. Artık, ne yapsanız, boş. Her şey üzerinize gelir, batar. Kaçış yoktur. Çare mi?
Çare, bedel ödemededir. İlişki de, tıpkı canlı bir yapı gibi: Doğmuş, büyümüş, ihtiyarlamış ve zamanı geldiğinde de, tıpkı F.Mercury’nin şarkısında “ Another one bites the dust” olduğu gibi, öbür tarafa göçüp gitmiştir. Arada ne kadar sularsanız sulayınız o bitkiyi ya da nadasa bırakınız; su, bir yerden sonra, aslında baştan beri, hep kendi mecrasında akıp gitmeye kararlıdır.
Yaşamsa, bir başka bahara…








Gracias A La Vida



Gracias a la vida que me ha dado tanto
me dio dos luceros que cuando los abro
perfecto distingo lo negro del blanco
y en el alto cielo su fondo estrellado
y en las multitudes el hombre que yo amo

Gracias a la vida que me ha dado tanto
me ha dado el oído que en todo su ancho
graba noche y día grillos y canarios
martirios, turbinas, ladridos, chubascos
y la voz tan tierna de mi bien amado

Gracias a la vida que me ha dado tanto
me ha dado el sonido y el abecedario
con él, las palabras que pienso y declaro
madre, amigo, hermano
y luz alumbrando la ruta del alma del que estoy amando

Gracias a la vida que me ha dado tanto
me ha dado la marcha de mis pies cansados
con ellos anduve ciudades y charcos
playas y desiertos, montañas y llanos
y la casa tuya, tu calle y tu patio

Gracias a la vida que me ha dado tanto
me dio el corazón que agita su marco
cuando miro el fruto del cerebro humano
cuando miro el bueno tan lejos del malo
cuando miro el fondo de tus ojos claros

Gracias a la vida que me ha dado tanto
me ha dado la risa y me ha dado el llanto
así yo distingo dicha de quebranto
los dos materiales que forman mi canto
y el canto de ustedes que es el mismo canto
y el canto de todos que es mi propio canto

Gracias a la vida, gracias a la vida

Cuma, Temmuz 13, 2007

OĞULLARIMA MEKTUPLAR / MEKTUP 8

Burada güneş hep böyle batar.. Sairee Beach-Koh Tao-Tayland
Koyda "The sound of Silence"...Haad Yuan-Koh Pha-ngan-Tayland


Sevgili Alp ve Mert;

Hatırlayacağınız gibi, yedinci mektubu “…….“ Kanıbir ” lerin miladı, bundan böyle, Mayıs 2004’dü. Bu defa, saatin her çalışında, farklı bir güzelliği yaşamaya adeta and içmiştik...” şeklinde tamamlamıştım.
Evet, gerçekten de öyle oldu. Uzun süredir düşümüzde kurduğumuz bir hayali, bir yaşam tarzını hayata geçirdiğimiz ay oldu Mayıs 2004. Artık, uzun uzadıya yaşanan geceler, bir anda günün ilk ışıklarına karışacak; çalar saatin o acımasız vızıltısı olmadan uyandığınızda, sabah bir yerlere yetişme telaşı olmayacak; aheste aheste kahvaltımızı yapacak, günü istediğimiz gibi planlayıp, istediğimiz yerde de noktalayacaktık.
İşte bu amaçla, annenizin de iş yaşamını noktalaması ile, Haziran 2006’da, sırt çantalarımız omuzumuzda, soluğu Uzak Doğu’da, 64 gün sürecek bir gezide aldık. İlk durağımız, Singapur’du. Henüz mevsim olarak sıcağa ve neme alışık olmayan vücudumuz, havaalanını terk eder etmez, adeta sıcak bir su kazanının içine dalmış; bir anda, kendimizden geçmiştik. Üç güzel günün ardından, Malezya’ya, Johor Bahru’ya, oradan da 3.5 saatlik bir uçak yolculuğu ile, Kota Kinabalu(Sabah)’ya geçtik. Bir ufak parantez açayım. “ Air Asia” uçak biletini aylar öncesinde internetten, “on-line” aldığımızda, bu ülkede kimsenin bu türden bir işlemden haberi bile yoktu.
Borneo Adası’nın Malezya’ya ait bu kısmı, ana karadan daha farklı, daha egzotik, tropik bir görüntü veriyor. Asya kıtasının en yüksek dağı (Mount Kinabalu) na, zamansızlık nedeniyle, çıkamadık. Umarım, bir gün hep birlikte çıkarız.
Malezya’da, görülmesi gereken yerlerin hemen hemen pek çoğunu gördük. Çoğu insanımızın, sadece başkent Kuala Lumpur’la sınırlı kalan bilgine rağmen biz, orta bölgelerinde yeralan “Taman Negara” denilen, 150 milyon yıl öncesine dayanan, Amazonvari, yağmur ormanlarını, oldukça zorlu bir yolculuk sonrası gezebildik. İlk kez, gerçek bir ormanda bulunuyorduk. Bu arada, bizim Doğu Karadeniz’i ve çay tarımı yapılan bölgeleri anımsatması dolayısıyla, "Cameroon ” yaylaları da, görülmeye değerdi.
Bir başka durağımız ise, Tayland’dı. “ Satun ” den girdikten sonra ilk ulaştığımız Krabi Bölgesi, gerçekten büyüleyiciydi. Hiç bitsin istemedik. Yağmurda ıslanıp, sırılsıklam olmanın, bu denli keyif vereceğini hiç düşünmemiştim. Sizlerle mutlaka gideceğiz. Adalar arasında kaybolup, zamanı boşa almanın zevkine varabilmek için…
Bir diğer gezi noktamız, Hong Kong’du. İnsanın eliyle yoğurduğu, suni bir cennet. Karşılaştırma yapabilmek açısından güzeldi.
" Yaslı(!) gittik, yine şen döndük evimize. Aklımız hep oralarda kaldı...

2008-EYLÜL-Berlin
2008-EYLÜL-Kopenhag
2008 - EYLÜL- BERGEN
OSLO - VIGELAND PARKı
2008-EYLÜL-Norveç
2008-EYLÜL-Stockholm
2008 HAZİRAN-Tunus
2008 HAZİRAN-Palermo
2008 HAZİRAN-Bergamo
JAN 2008-LONDON
Houston Science Museum
Houston Fine Arts Museum
HOUSTON
KACKAR MOUNTAIN REGION
LORO PARQUE/TENERIFE
BUDAPEST
WIEN
PRAG
PRADO MUSEUM
DONOSTIA/SAN SEBASTIAN
BILBAO
CUBA
MOROCCO
MADRID
BARCELONA&COSTA BRAVA
AMSTERDAM
LISBON
PARIS
BANGKOK
NORTHERN THAILAND
THAILAND-ISLANDS
SOUTHERN THAILAND
MALAYSIA