Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful.
İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...
Çarşamba, Ocak 30, 2008
LONDRA GEZİ NOTLARI (3)
İŞTE SOLUDUĞUMUZ LONDRA... İLK GÜN, İLK SAATLER…
Öncelikli hedefimiz, “Victoria&Albert” ve “Natural History”(Doğa Tarihi) müzeleri… Buckingham Palace Caddesi'nden sola doğru yönelip, önce “Pimlico” sonra da “Sloane” caddelerine ulaşıyoruz. Bu arada, Pimlico’da, meydanda, sabah saatleri için kurulan, çok taze pasta,kurabiye, sebze, meyve ve balık pazarına şöyle bir göz atıyoruz. Sloane Caddesi, oldukça uzun ve geniş. Caddenin sol tarafı, ünlü “Chelsea” Bölgesi. Aşağıya, “Thames” Nehri kıyılarına dek uzanıyor. Yol bizi, alışveriş cenneti(!) “Harrods” mağazasının bulunduğu “Brompton” ile Victoria&Albert Müzesi’nin bulunduğu “Cromwell” caddelerinin kesiştiği noktaya ulaştırıyor. Victoria&Albert Müzesi, 1852’de, sanat ve tasarımda mükemmelliği teşvik etmek üzere kurulmuş, dünyada dekoratif sanatlar alanındaki en büyük müzedir. Özellikle, Asya koleksiyonları ilgimizi çekiyor. Büyük keyif alıyoruz. Hemen arkası, Exhibition Caddesi…Müzedeki durgunluk, donukluk bir anda yerini hareketliliğe, canlılığa bırakıyor. Tatil günü olması nedeniyle gençler, çocuklar, açık havada buz pateni yapıyorlar. Tam bir karnaval…
Caddenin biraz ilerisinde ise, Doğa Tarihi Müzesi… Bina girişinde oldukça dik, yürüyen merdivenlerle karşılaşıyoruz. Sizi bir anda, bambaşka bir atmosfere sürüklüyor. Müzede, içinde bulunduğumuz yerkürede, gündelik yaşamda karşılaştığımız doğal oluşumların, gelişmelerin nasıl oluştuğuna ilişkin maketler, deneysel, görsel olgular sergilenmekte. Özellikle, genç kuşakların ilgisini çekmekte. Oldukça yoğun tempoda başladığımız turda, günü çoktan yarıladık. Artık, mola ve kahve zamanı… Bunun için, tekrar Brompton Caddesi’ne dönüyor; alışverişin vazgeçilmez mekanlarından biri olan “Harrods”ın yolunu tutuyoruz. Yılda bir kez yapılan büyük indirimin de son günleri.. Ziyaretçi yoğunluğu yaşanmakta…
Eski sevgiliye bir an önce kavuşmanın heyecanıyla ancak beş saat uyuyabiliyoruz ve güne İngiliz tipi kahvaltı ile “merhaba” diyoruz. Yarı ıslak kaldırımda, kurşuni bulutlu, kasvetli bir gökyüzü eşliğinde yürüyüşümüze; “Belgrave” Caddesi ile “Victoria Coach Station” (Otobüs Garı) nın kesiştiği noktadan, “Buckingham Palace Road”dan başlıyoruz. Dışarıya hiç renk vermeyen, asık suratlı(!) binaların çepeçevre sarmaladığı yollardan geçiyoruz. Oldukça dingin bir gün. Hava, Ocak ayı ölçülerinde ideal sıcaklıkta; kapalı ve de yağışsız. Trafik, hiç de alışık olmadığımız şekilde, soldan akıp gidiyor. Dolayısıyla, öncelikle, sağdan gelen taşıtlara dikkat etmemiz gerekiyor. Ancak, Londra Belediyesi ya da hangi otoriteyse, yayaya öylesine saygılı ki; sokaklarını arşınladığımız 4 gün boyunca, istisnasız tüm kaldırımların hemen ön tarafında, adımınızı attığınız yerde, bir uyarı yazısı ile karşılaşıyorsunuz. Bölünmüş yolun yarısına kadar sağdan gelen, yarısından sonra da, soldan gelen trafiğe dikkat etmemiz gerektiğini hatırlatan uyarılar. Keza, aynı şey, her metro seferinde, metrodan inişte, platforma adımınızı atarken, aradaki boşluğa dikkat çeken “ Boşluğa dikkat! ” sesli uyarı mesajı. İnsana saygı buradan başlıyor ve devam ediyor. Hiçbir kaldırımın tek bir taşı yerinden oynamıyor, hepsi yerli yerinde, biri ak biri pembe değil; yerlerde tek bir çöp, izmarit yok; klakson sesine bile hasretsiniz(!)… Şehri turlamaya başlamadan, ulaşımla ilgili bazı bilgiler verelim: Metro bileti, tek gidiş 4 Pound; otobüs ise, 2 Pound. Ancak, bu yüksek ulaşım maliyetini aşmanın da yolları var. En önemlisi, “Oyster”(Pay-as you-go) kart almak. 3 pound depozito verip; kullandıkça, önceden oluşturduğunuz nakit bakiyenizden düşen bir kart. Çok fazla kullanımlar için, hesabınızdan düşülecek miktara bir de üst limit getirilmiş. O da, günlük seyahat kartına ödenen tutar. Süre olarak, sanırım, en az 7 günden başlıyor. Bu durumda, metro 1.5( 1.bölge); otobüs de, 0.90( tüm bölgeler için) pounda düşüyor. Bu kartın dışında, yine metro ve otobüslerde sınırsız kullanım hakkı veren günlük, haftalık seyahat kartları mevcut. Sadece otobüslerde geçerli günlük kart, 3.5 pound.Aslında, bana kalırsa, en seri ve ucuz maliyetli(!) ulaşım sistemi “taban way”. Ara sıra durup, bir kahve(ort.1.70 pound) içimi molası da verdiniz mi… Hem geze geze her yeri dolaşmış, görmüş olursunuz hem de sağlığınıza kavuşursunuz. Biz hep öyle yaptık, tıpkı önceki gezilerimizde olduğu gibi…
Bazen içinizdedir hep, çok zaman tasarlamış ancak bir türlü gerçekleştirememişsinizdir. Gündelik yaşamdaki koşuşturmalar sürekli engel olmuştur. Onunla yatıp(!), kalktığınız bile olmuştur... Düşlerinizi süsleyen bir tasarıdan ya da bir projeden söz ediyorum, çokça içinizde kalan. İşte Londra gezisi, bizim için hep öyle olmuştu... Neredeyse 15 yıldır, tekrarı bir türlü gerçekleşmeyen bir düş; uzun süre bekleyip de, kavuşamayan iki uzatmalı sevgili gibi… Bu kez, işi şansa bırakmadık tabii. Çok önceden, çok çok ucuza aldık biletlerimizi “ Easy-jet ”ten. Hatta, gidiş tarihi için de, özellikle 2008 başını tercih ettik; yıla, güzel bir başlangıç yapalım ki, devamı gelsin istedik… Sonrasında, başladık eski defterleri karıştırmaya, öncesinde neler yapmışız, nerelere gitmişiz diye… Her zamanki gibi, yine bir “backpacker” tarzı seyahat olacaktı… Sıra otel araştırmasına geldiğinde gördük ki, aradığımız ne denli bir “budget” tarzı otel olsa da, YTL karşılığı ile burada 5 yıldızlı bir otelde Y/P konaklamak olasıydı. Ehh, gidilen yer Londraydı, varsın olsundu; ufak mağlubiyetlerin, daha başlangıçta, zaferimizi gölgelemesine izin veremezdik… Rezervasyon işi de tamamlandı. “Budget” otelleri ile ünlü “Victoria” bölgesinde,Enrico adlı otele 4 gece için, tam 248 Pound ödedik. Programımız çoktan hazırdı: Üç tam günde, üç ayrı yürüyüş parkuru ile, şehrin ana arterlerini soluyacak; belli başlı meydanlarında soluklanacak; Londra insanı ve şehre ilişkin gözlemlerde bulunacak; seçkin müzelerini bir kez daha, üstelik de tek kuruş ödemeden gezecek; ünlü café ve barlarına da şöyle bir uğrayacaktık. Tabii, sadece bunları içeren bir Londra gezisi eksik kalmış demekti. Londra demek; sanat, kültür demek. Tiyatro, müzikal için de plan yapmalıydık. İşte, o kısmına yetişmek mümkün olmadı. Hem zaman hem de maliyet açısından. “ We’ll Rock You – Queen ” ; “ Phantom of the Opera ”; “ Fiddler on the Roof ”; “ Grease ”; “ Dirty Dancing ” aklıma gelip, sayabildiğim müzikaller… Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan, akşam 20.20 civarı havalanıyoruz. Kaptan pilot, Luton için uçuş süresini yaklaşık 4 saat olarak veriyor. Varışımız, Londra’nın 2 saat geri olduğu dikkate alınırsa, 22.20 civarı. Hoş bir yolculuk oluyor ve tam zamanında iniyoruz. Tabii, vize görevlisi, her zaman olduğu gibi…Sevgi(!) ve ilgi(!)yi biraz az göstereyim demiyor; bunlar uzun bir yoldan geldiler, yorulmuşlardır dese, dünya yıkılır(!). Biz de otele biraz erken varırız. Vize kuyruğunda, önümüzde hemen hemen 15 kişi var. Tam 1 saatte bize sıra geliyor ve “stamp” vuruluyor. Tabii, hangi amaçla geldiğimizi, ne yapacağımızı da merak(!) ediyor. Buradan, AB sevdalılarına sesleniyorum: Yol yakınken, vazgeçin bu sevdadan. Müzakere sürecindeki hiçbir ülkeye uygulanmayan muamele(!) bize uygulanıyor. Kuma başınızı gömmekten vazgeçin. Yetti artık!… Havaalanından transfer işi, budget uçak firmasının, rezervasyon anında başlattığı bir uygulama ile sorunsuz hallediliyor. Muhtemel bir gecikmeyi dikkate alarak, 1 saat sonrası için, internetten aldığımız, bilet yerine geçen “ on-line ” bilgisayar çıktısını, havaalanının hemen dışında bekleyen “ Greenline ” otobüs firmasına ait şoföre göstermeniz yeterli. Hemen belirtelim, gidiş için kişi başı 6, dönüş için de 2 Pound ödedik. Şayet rezervasyon yapmadan binerseniz, çok daha fazla ödüyorsunuz. Luton-Londra merkezi arası, tabii trafiğin durumuna bağlı olarak, 1 saat civarında sürüyor. Bu durumda, bir önceki gün başlayan yolculuğumuz, diğer güne sarkıyor ve ancak günün ilk saati varabiliyoruz, “ budget ” otelimize…
Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful.
İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...