Gezgin

Two ex-bankers were long time on the roads. But 2006 is opening anew perspective to their 17 year-long happy marriage.Because TWINS, have already decided to be on the way, saying "Count us in as well". From now on,we altogether are much more powerful. İki eski bankacı,uzun zamandır yollardaydı. Ancak 2006 yılı;17 senelik mutlu beraberliklerine farklı bir pencere açtı.Zira,"İkizler" çoktan yola koyulma kararı almışlardı bile,"Biz de varız" diyerek..Artık,daha da güçlüyüz...

Perşembe, Ağustos 28, 2008

FROM ERDEK TO ŞENKÖY(ANTAKYA) NOTES...





BİR BELDEDEN DİĞERİNE 1200 KM…
ERDEK- ŞENKÖY (ANTAKYA) YOL NOTLARI…
AĞUSTOS 2008


Uzun, sıcak, sımsıcak bir Ağustos gününde… Öğleden sonra, 15.00 civarı...
Alp & Mert’le, Türkiye’nin en güney ucuna, Suriye sınırına gidiyoruz.
Yeni evimize yerleşme telaşı ile geçen son 1-1.5 ay yerini, yavaş yavaş tatil heyecanına bırakmak üzere. Bavulların 4X4’e yerleştirilmesi çoktan tamamlandı; hatta, rahat etsinler diye, ikizlerin katlanır karyola ve ortopedik yatakları da yüklendi. Zira, ilk kez ata topraklarına gidiyorlar.

Yolumuz 1200 km. civarında. Güzergahımızda, planlanan ilk mola yerimiz, yaklaşık 80 km. ötedeki Susurluk(Balıkesir). Türkiye’yi sarsan o müessif olay dışında, meşhur olan ayranını ve tostunu tadıp, sonrasında Afyon’a kadar molasız yol almayı planlıyoruz.
“Yasa” Tesisleri’nde duruyoruz. O da ne? Tam arabayı park edeceğimiz sırada, otoparktaki görevli, arabanın altını işaret ediyor ve “bir şeylerin aktığını söylüyor”. Şaşkınlık içinde iniyoruz ve gerçekten de, kartelden mazot akıtıyor. Oysa, “cherokee” jeepimiz henüz 80 bin’li km.de, bakımlı, hiçbir aksaklık vermemesi gerekir diye düşünüyoruz. Ama yola çıkınca, işler sarpa sarıyor; evdeki hesap çarşıya uymuyor.

Tabiri caizse, “dakika 1, gol 1”.

Günlerden de, üstelik pazar. Al başına belayı!. Daha önümüzde 1100 km.var.
Uzatmayalım, ara tara, neyse ki, bir arkadaş buluyoruz. Kapalı olan sanayideki dükkanını bizim için açıyor ve tam 3 saatlik bir uğraşı sonucu, şamandıradaki arıza ancak giderilebiliyor. Tabii bu durum, bizi biraz yıpratıyor; planlarımızı revize etmemize neden oluyor. Konya’ya kadar, sakin sakin yol alabileceğimi düşünürken; belki de, Afyon’da, yol üstündeki bir tesiste konaklamamız gerekecek.
Tekrar yola koyulmamız saat 19.00 civarını buluyor. Hızla yol alıyoruz. Önce Balıkesir’i geçiyoruz; sonrasında da, Kütahya yoluna sapıyoruz. Kepsut ve Dursunbey’e ulaşmamız hiç sorun olmuyor. Ancak, sonraki bir 35-40 km. var ki…“Nerden bu yola girdik?” dedirtiyor. Kıvrım kıvrım; kervan geçmez kuş ötmez; üstelik de bir arıza verse araba, yandık! Anlıyoruz ki, bozuk kısım, biraz da tabiat engeli, dağlık olması nedeniyle savsaklanmış; oysa ki, yolun Tavşanlı’ya uzanan diğer kısmı gayet düzgün. Hatta, havanın kararması ile, jeepin kadranı 150’yi öyle çok seviyor ki!.
Hızla Kütahya’yı geçiyoruz. İkizler, biraz da o kıvrım kıvrımdan olsa gerek, hayli rahatsızlar; üstelik, uykuları da geldi. Önümüzde yaklaşık 100 km. kaldı, Afyon’a varmaya; bu durumda, toplamda ancak 450 km. yol almış olacağız. Yolun, sadece üçte biri…
Fakat saat de geç oldu. Üstelik de yoruldum(k). Böylelikle, Afyon-Konya kavşağındaki “Kolaylı” Tesisleri’nde geceyi geçirmeye karar veriyoruz. Suit bir oda tutuyoruz.(Geceliği, 100YTL.). Eh, fena değil. Fiyata, açık büfe kahvaltı dahil.

YOLDAKİ İKİNCİ GÜNÜMÜZ…

Rahat bir gece geçiriyoruz. Kaldığımız tesis, böylesi uzun bir güzergah için ideal konaklama yerlerden. Güzel bir kahvaltıdan sonra, gezgin Kanıbir’ler, saat 08 civarı, tekrar yoldalar.
230 km. mesafedeki Konya’ya doğru yola koyuluyoruz. Yol gayet güzel; henüz ne sıcak ne de kalabalık var. Ancak merkeze yaklaştıkça, her ikisi de problem olmaya başlıyor. Sıcak için tek çare, klima…(Ancak o da, sonraki günlerde hepimizi hasta ediyor.)
Konya’yı da sorunsuz geçiyor; 350 km.lik Adana yoluna giriyoruz. Bunun yaklaşık 200 km.lik bölümü sonucunda, E 5 üzerindeki Ulukışla’ya varıyoruz.
İzleyen 40 km, Ulukışla-Pozantı yolu ise, Türkiye’nin en problemli güzergahlarından, tam bir işkence! Bilenler bilir, tek gidiş dönüş ve ağır vasıtaların yoğunlukla seyrettiği bir yol. Bu nedenle, o noktayı hem diri bir şekilde hem de günün en tenha kamyon trafiğine konu olan öğle sıcağında geçmek en doğrusu. Pozantı’ya hasarsız gelmek demek; bir yerde, yolu tamamlamak anlamına geliyor.
Bu durumda, önümüzde sadece 100 km.lik bir otoban bağlantısı kalıyor Adana’ya ulaşmamız için. Bu arada, yöre halkının bunaltıcı sıcaklardan kaçıp, yaz aylarını geçirdiği o muhteşem yaylalar “Tekir” ve “Çamlıyayla”yı; o bir zamanlar aman vermez, bir aracın durup diğerini bekleyerek ancak geçebildiği, sarp kayaların birbirine en yakın temasta olduğu Gülek Boğazı Mevkii’ni de bir çırpıda geçiyoruz.
Sonrasında, Yaşar Kemal’in kitaplarında, börtü böceği dahil, en ince detayına kadar anlattığı uçsuz bucaksız Çukurova’dan geçiyor; son 200 km.lik Antakya otobanına giriyoruz. Kendimizi artık evimize gelmiş gibi, hedefimize neredeyse ulaşmış sayıyoruz. “Toprakkale” sol tarafımızda, tepede; yavaş yavaş Büyük İskender’in kurduğu 3 şehirden biri olan Alexandriatta’ya, İskenderun Körfezi’ne doğru iniyoruz. Türkiye’nin en önemli demir çelik tesisleri var önümüzde, hemen kıyıya paralel… İskenderun çıkışında ise, “Soğukoluk” Yaylası ile meşhur Belen’e tırmanıp; takiben, bir zamanlar göl olup kurutulan Amik Ovası’na iniyoruz, aheste aheste, kıvrım kıvrım yollardan. Manzara harika!
Artık, yüce Atatürk’ün hayattayken alınmasını ısrarla istediği, doğa cenneti Hatay’da, merkez ilçe Antakya’dayız en sonunda…
Hiristiyanlığın kutsal saydığı hac noktalarından “Saint Pierre” Kilisesi ve kısa bir süre önce gördüğümüz Tunus’taki “Bardo” Müzesi’nden sonra, dünyada sergilenen mozaikleri ile ikinci müze konumundaki “Mozaik Müzesi” ile ünlü… Tabii, “künefe”sini; “saç oruğu”nu; “ekşili ve yoğurtlu köfte”sini de unutmamak gerekiyor.
Bir şeyi daha önemsiyorum: O da, yüzyıllardır üç dine mensup insanların içiçe, gönül gönüle, büyük bir hoşgörü içinde, birlikte yaşamaları. Dünyada çok az yerde rastlanılabilecek, istisnai bir durum. İbadet yerleri yan yana.
Köyümüz Şenköy ile sadece 20 km.lik düz bir yol kaldı aramızda. Tam ortamızda ise, Daphne’nin acıklı hikayesinin geçtiği Harbiye Beldesi var.
Hafif hafif deniz seviyesinden uzaklaşıp, o hiç bitmeyen, tatlı tatlı esen rüzgarların hakim olduğu bölgeye doğru yol alıyoruz; burası, iddia ediyorum, Türkiye’nin en oksijeni bol, havası temiz bölgesi.
En güney sınırımız Yayladağı, sadece 25 km. uzaklıkta. Sonrası Suriye, ünlü plaj şehri Lattakiya, Lazkiye sadece 1 saat uzaklıkta.

Yol boyunca, sınırdan geçiş yapan çok sayıda Suriye ve Lübnan plakalı araç gözümüze çarpıyor.

Böylelikle, akşam saatlerini buluyor evimize girmemiz…

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

BERGAMO: SON GÜNÜMÜZ...

KEŞKE HİÇ BİTMESE…

Hiç bitmesini istemesek de bu, 16.yüzyıldan kalma, antik Bergamo şehrindeki ne yazık ki, son günümüz, saatlerimiz… Akşam saatlerinde kalkacak MyAir uçağı ile İstanbul’a, kürkçü dükkanına geri dönüyoruz…
Milano’nun 50 km. kuzey-doğusunda, Venedik’e sadece 240 km. uzaklıkta, yaklaşık 120 bin nüfuslu, kuzeyden Alp’lerle çevrili, güneyinde verimli “Po” Ovası’na sırtını dayayan, 19.yüzyıl ünlü İtalyan opera bestecisi Gaetano Donizetti’nin doğduğu, butik bir “Lombardia” şehri, Bergamo… Tıpkı bir Siena (İtalya) ya da Toledo (İspanya) gibi, çok sevimli…
Hemen her yer, yürüme mesafesinde. Turumuza “lower city-citta bassa”dan, şehrin kalbi sayılabilecek “Papa Giovanni 23” Caddesi’ni adımlayarak başlıyoruz.
Önümüzde, saat kulesi şeklinde, şehrin giriş noktası hüviyetindeki “Largo Porta Nuova” var.


Porta Nuova dayız...


Porta Nuova...


Biraz ileride sağda, “Piazza Cavour”a yüzü dönük, “Teatro Donizetti”. Biz, “Piazza Atteotti”yi geçip, “Viale Roma” üzerinde, yukarı doğru yürüyoruz. Hava, yürüyüş için ideal sıcaklıkta; ikizlerin keyfi pek yerinde… Sağımızda “Piazzale Della Repubblica” olmak üzere, “Viale Vittorio Emanuele II”deyiz.
Az sonra bizi, etrafı 16.yüzyıl Venedik yapımı surlarla çepeçevre çevrili 4 İtalyan şehrinden (Diğerleri Ferrara, Lucca ve Grosseto) biri olan “Upper Town-Citta Alta”ya götürecek olan 1887 yapımı “funicolare” istasyonuna varmış olacağız.
Bulunduğumuz caddenin diğer ucunda, “Piazza Giacomo Carrara 82”de; yaklaşık 2000 eserle, İtalya’nın ünlü sanat galerilerinden biri olan ve Botticelli, Raffaello, Bellini, Donatella gibi ressamların eserlerini barındıran, 1796’da kont Carrara tarafından kurulan “Accademia Carrara” bulunmakta.
Bizim gibi, bir iki turist grubu arasındaki yerimizi alıp, gişeye doğru yöneliyoruz. Her biri 50 kişi taşıyabilen vagonlardan birine bindiğimizde, sanki zaman tünelinde şöyle 3-4 yüzyıl geriye gitmiş gibi, bir anda kendimizi esrarlı, adeta buz kesen binaların arasında buluyoruz.
Funikuler, “Ayakkabı Pazarı-Piazza Mercato delle Scarpe” Meydanı’nda bırakıyor bizi. Sonrasında, dar, kıvrım kıvrım, labirentvari sokaklarında buluyoruz kendimizi eski şehrin. “Via Gombito”, yeme-içme, alışveriş noktası.
Via Gombito...
Az ilerisinde, “Piazza Vecchia ve bitişiğindeki “Piazza Duomo” ise, kendini gösterme, buluşma noktası; “Duomo”, gotik katedral “Basilica di Santa Maria”, “Palazzo della Ragione”, “Camponone-Torre Civica” hepsi burada, içiçeler.
“Via Colleoni”yoluyla önce “Piazza Mascheroni”; sonrasında da, “Piazza Citadella”ya ulaşıyoruz.
Bir taş yapının altındaki geçitten geçip, “Citta Alta’daki ikinci funikuler istasyonu “San Vigilio” ile “San Vigilio” Kalesi’ne çıkıyoruz.



San Vİgilio Funiküler Güzergahı...


Manzara, tahmin edilebileceği gibi, nefes kesici; yeşillikler içindeki Bergamo, adeta ayaklarımızın altında !..


Citta Alta'dan Citta Bassa...



Bu arada, hafiften başlayan yağmur şiddetini artırıyor ve bize “..artık gitme vaktiniz geldi” sinyali veriyor. Biz de, bir taksi ile( 10 € ) kendimizi otele atıyoruz.
Zaten sabahtan hazır olan sırt çantalarımızı Paolo’nun jaguarına attığımız gibi de, kendimizi bir anda dönüş yolunda, havaalanında buluyoruz.

Cumartesi, Ağustos 23, 2008

BERGAMO GEZİ NOTLARI... 13-15 HAZİRAN 2008

Önce, birkaç saat için Palermo…

Neyse ki, korktuğumuz olmadı! Grimaldi Lines’a bağlı “ Euro Salerno ” adlı gemi, sadece 1 saatlik bir gecikme ile, saat 10 civarı bizi Palermo Limanı’na ulaştırdı. Güzel bir gün!
Önceden, “on-line” aldığımız bilet nedeniyle, yine aynı kamarada yolculuk yaptık.
Bu kez, sadece 5 saatliğine konuk oluyoruz yorgun Palermo’ya. Zira, öğleden sonra Bergamo’ya uçuyoruz.
Hemen bir taksi ile, fazla eşyalarımızı emanete, “deposito di bagaglio”ya bırakmak üzere, merkez tren istasyonunun, “Statizione Centrale”nin yolunu tutuyoruz. Zaten, havaalanına gidecek “Trinacria Express” için de buraya gelmemiz gerekiyor.
Yine, Via Roma’dayız… Öncesinde büyük keyif aldığımız dondurma kornettoları ellerimizde, ikizler pusetlerinde olmak üzere, önümüzdeler…Son bir kez daha arşınlıyoruz yollarını bu ateşli, heyecanlı, sabırsız ama olgun insanların şehrini…
Herhangi bir aksilik yaşamadan, tam zamanında varıyoruz “My Air” uçağı ile, Bergamo Orio al Serio Havaalanı’na. Çıkışta, Paolo karşılıyor bizi ( Hemen belirtelim, Paolo, 5-6 km. kadar olan havaalanı mesafesi için bu hizmeti, 15 € karşılığı veriyor ) ve yine Via Borgo Palazzo 39’da yeralan L’angolo del Poeta’nın yolunu tutuyoruz. Bu kez, kahvaltı salonuna bitişik, yeni dekore edilmiş, hoş bir oda ( Geceliği, kahvaltı dahil 90 € ) veriyor bize, İtalya’daki son iki günümüzde.

ALP & MERT "L'ANGOLO DEL POETA"DALAR...

MASALSI " LAGO Dİ COMO "…

Bergamo şehir merkezindeki turumuzu son güne bırakıp, bir tam günü, o masalsı, büyüleyici güzelliği ile “Como” Gölü gezisine ayırıyoruz.
Bilindiği gibi, İtalya’nın kuzeyi, büyüklü küçüklü göllerle bezeli. “Garda”, “Maggiore”, “Como”, “İseo” en popüler olanları.
Erken bir saatte(07.30) kahvaltımızı bitirip, tren istasyonunun yolunu tutuyoruz.









Bunun için önce, “Santa Ana” Meydanı’nı geçip sola dönüyor; sonrasında da, uzunca “ Maj ” Caddesi’nin bitiminde, şehrin en önemli arterlerinden biri olan “Giovanni 23” Caddesi ile kesiştiği noktadan da sola dönerek, toplamda yaklaşık 20 dakikalık bir yürüyüşle istasyona ulaşıyoruz.
Sabah 09.04’de hareketle, yaklaşık 15 dakika sürecek “Lecco” trenine yetişiyoruz. Bu noktada, Milano’dan gelecek 09.40 anahat treni ile, 10.17’de “Varenna”ya varıyoruz.(Bergamo-Varenna 55 km., kişibaşı 8.2 €).
Varenna, gölün sağ tarafında, hemen hemen ortalarında, şirin bir yer. Tam karşı kıyılar ise İsviçre’nin Lugano şehrine çok yakın.
Şansımıza(!) hava hem yağışlı hem de kuvvetli rüzgar var. Meydanda, sadece satıcılar var. Alp ve Mert’e, tanesi 16 € dan, birer Ekvator işi kazak alıyoruz, yaz(!) başında.
Fazla vakit geçirmeden, ilk gelen feribotla, yaklaşık 10 dakikada, gölün en popüler yeri olan ve karadan bir uzantı ile ortalarında bir yerlerde yer alan “ Belaggio” ya geçiyoruz.
Hemen belirtelim, feribot seferleri oldukça sık. Lüks otellerle ve yazlıkçılarla dolu. Oldukça hareketli. Bu arada, hava da biraz kırılıyor, açılıyor. Biz de soluğu, biraz dinlenme adına, capuccino molası vererek, göl kıyısındaki “Bar Pasticceria San Remo” adlı pastanede alıyoruz.
Yine aynı yolla otele döndüğümüzde, ikizlerle, keyifli bir günü daha geride bırakmış olmanın huzurunu yaşıyoruz.

TEKRAR MERHABA!..

UZUN BİR YURTİÇİ YOLCULUK YAPTIK İKİZLERLE... ALP & MERT, ATAYURTLARINA İLK KEZ GİTTİLER. GİDİŞ DÖNÜŞ 3000 KM.YE YAKIN YOL YAPTIK. BİR SÜRE İNTERNETTEN UZAK VE DOLAYISI İLE DE BLOGDAN UZAK KALDIK.
ŞİMDİ KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM EDELİM.
TEKRAR MERHABA!..

Cuma, Ağustos 01, 2008

ŞİDDETLE PROTESTO EDİYORUM !..

UTANÇ VERİCİ !..

TEKNOLOJİK GELİŞMENİN BU DENLİ HIZLI OLDUĞU BİR ÇAĞDA, HALA YASAKLAMALARLA BİR YERE VARACAĞINI DÜŞÜNEN ZİHNİYETİ ZAVALLI BULUYOR VE SADE BİR VATANDAŞ OLARAK ŞİDDETLE PROTESTO EDİYORUM.
SEPETİN İÇİNDEKİ ÇÜRÜK ELMALARLA UĞRAŞMAK YERİNE, KOLAYCILIĞI SEÇİP, SİTE ERİŞİMİNİ (YOU TUBE, DAILY MOTION VB.) ENGELLEYEREK ANCAK KOMİK DURUMA DÜŞERSİNİZ; DÜNYA DA SİZE POPOSUYLA(!) GÜLER.

BAŞKENT TUNİS'A DÖNÜŞ VE TUNUS'A VEDA...

KANIBİR'LER HAMMAMET'TEYDİ...




Hotel Miramar’da 4 güzel gün geçirdikten sonra, soluğu başkent Tunis’ta alıyoruz. Günboyu dolaşıp, bu arada Medina’yı görüp, gece 21.00’de bizi tekrar Palermo’ya götürecek feribota bineceğiz.
Hammamet’e yaklaşık 1 saat uzaklıktaki başkent Tunis’a gelmemiz, yine öğle saatlerini buldu. Sırt çantalarımızı otobüs garajındaki emanete bıraktık ve merkeze doğru yürümeye başladık. Tipik bir Anadolu şehrindeymişiz gibi…

Başkent Tunis'ta bir cadde...

Fransız etkisi; hem dil olarak Fransızcanın ağırlıklı olması hem de sağlı sollu kaldırım kafeleri ile kendini gösteriyor.



CAFé BONDİN...

“Avenué France” şehrin buluşma noktası ve can damarı niteliğinde. Caddenin sonunda da, “ Medina ” başlıyor.
Meydandaki, 1910’lu yıllardan kalma Café Bondin, soluklanmak, etrafı gözlemlemek için ideal. Cappuccinosu da harika.(0.9 TND).
Medina’da yürümek, alışveriş yapabilmek kalabalık nedeniyle bir hayli zor. Tıpkı bizim Mahmutpaşa gibi. Tunuslular, özellikle bizim Türk olduğumuzu öğrendiklerinde, daha da sempatik davrandılar, tüm gezimiz boyunca.
İlginç bir not; üzerinde “banka” yazsa da, her banka döviz bozma işlemi yapmıyor. Dolayısı ile de, biraz tedarikli olmak gerekiyor.
Bu arada, zaman çabucak geçmiş. Artık, başkent Tunis’a, güzel Tunus’a yavaş yavaş veda etme vakti.
Bizi Port La Goulette’e, tekrar Palermo’ya götürecek gemiye götürmesi için meydandan bir taksiye biniyoruz, akşam trafiğinde…
Her Schengen olmayan bölgeden Schengen bölgesine geçişte olduğu gibi, ne yazık ki burada da, dönüşümüz tam bir işkence oluyor. Kaçak kişilerin gemiye alınmaması adına, siz de payınızı alıyorsunuz, her türlü eziyetten, kuyruktan. Öyle ki, Tunus polisi kendi vatandaşına işkence çektirirken; artık, patladım(!), yeter demeye kalmadı, pasaportlarımıza ancak öylelikle çıkış damgası vurdurabildim. Sonuçta da, iki saati aşkın bir gecikme ile ancak kalkabildi “Euro Salerno” adlı gemimiz...


TUNUS İÇİN BİRKAÇ SÖZ;


Çok sınırlı bir gezi de olsa ben Tunus'u, Mısır ve Fas'ın üzerine koyuyorum. Doğrusunu söylemek gerekir ki; Tunus, bizim şu an içinde bulunduğumuz ve katlanmak durumunda kaldığımız politik düşünceye göre, ne yazık ki, en az 50 yıl bizden ileride. Başlangıçta onlar bizim genç Cumhuriyetimizi örnek alıyorlardı ancak bugün baktığımızda tablonun değiştiğini görüyorum. Bu konuda hayli iddialıyım. Özellikle, yıkılmaya çalışılan laik düzeni düşündükçe, tüylerim diken diken oluyor. Oysa, bir İslam ülkesi olan Tunus, farklı motifleri, öylesine güzel işlemiş ki, şahsen ben bir sıkıntıya tanık olmadım. En az bizim kadar çağdaş ve modern olduklarını düşünüyorum. Hatta çarşaf gibi, türban gibi çağdışı kıyafetlerle toplumu dejenere etmedikleri için de, ilerideler...


İşte, Tunus'lu bir çift arkadaş...

Tunus'lu hanımlar market alışverişindeler...

2008-EYLÜL-Berlin
2008-EYLÜL-Kopenhag
2008 - EYLÜL- BERGEN
OSLO - VIGELAND PARKı
2008-EYLÜL-Norveç
2008-EYLÜL-Stockholm
2008 HAZİRAN-Tunus
2008 HAZİRAN-Palermo
2008 HAZİRAN-Bergamo
JAN 2008-LONDON
Houston Science Museum
Houston Fine Arts Museum
HOUSTON
KACKAR MOUNTAIN REGION
LORO PARQUE/TENERIFE
BUDAPEST
WIEN
PRAG
PRADO MUSEUM
DONOSTIA/SAN SEBASTIAN
BILBAO
CUBA
MOROCCO
MADRID
BARCELONA&COSTA BRAVA
AMSTERDAM
LISBON
PARIS
BANGKOK
NORTHERN THAILAND
THAILAND-ISLANDS
SOUTHERN THAILAND
MALAYSIA