FROM ERDEK TO ŞENKÖY(ANTAKYA) NOTES...
ERDEK- ŞENKÖY (ANTAKYA) YOL NOTLARI…
AĞUSTOS 2008
Uzun, sıcak, sımsıcak bir Ağustos gününde… Öğleden sonra, 15.00 civarı...
Alp & Mert’le, Türkiye’nin en güney ucuna, Suriye sınırına gidiyoruz.
Yeni evimize yerleşme telaşı ile geçen son 1-1.5 ay yerini, yavaş yavaş tatil heyecanına bırakmak üzere. Bavulların 4X4’e yerleştirilmesi çoktan tamamlandı; hatta, rahat etsinler diye, ikizlerin katlanır karyola ve ortopedik yatakları da yüklendi. Zira, ilk kez ata topraklarına gidiyorlar.
Yolumuz 1200 km. civarında. Güzergahımızda, planlanan ilk mola yerimiz, yaklaşık 80 km. ötedeki Susurluk(Balıkesir). Türkiye’yi sarsan o müessif olay dışında, meşhur olan ayranını ve tostunu tadıp, sonrasında Afyon’a kadar molasız yol almayı planlıyoruz.
“Yasa” Tesisleri’nde duruyoruz. O da ne? Tam arabayı park edeceğimiz sırada, otoparktaki görevli, arabanın altını işaret ediyor ve “bir şeylerin aktığını söylüyor”. Şaşkınlık içinde iniyoruz ve gerçekten de, kartelden mazot akıtıyor. Oysa, “cherokee” jeepimiz henüz 80 bin’li km.de, bakımlı, hiçbir aksaklık vermemesi gerekir diye düşünüyoruz. Ama yola çıkınca, işler sarpa sarıyor; evdeki hesap çarşıya uymuyor.
Tabiri caizse, “dakika 1, gol 1”.
Günlerden de, üstelik pazar. Al başına belayı!. Daha önümüzde 1100 km.var.
Uzatmayalım, ara tara, neyse ki, bir arkadaş buluyoruz. Kapalı olan sanayideki dükkanını bizim için açıyor ve tam 3 saatlik bir uğraşı sonucu, şamandıradaki arıza ancak giderilebiliyor. Tabii bu durum, bizi biraz yıpratıyor; planlarımızı revize etmemize neden oluyor. Konya’ya kadar, sakin sakin yol alabileceğimi düşünürken; belki de, Afyon’da, yol üstündeki bir tesiste konaklamamız gerekecek.
Tekrar yola koyulmamız saat 19.00 civarını buluyor. Hızla yol alıyoruz. Önce Balıkesir’i geçiyoruz; sonrasında da, Kütahya yoluna sapıyoruz. Kepsut ve Dursunbey’e ulaşmamız hiç sorun olmuyor. Ancak, sonraki bir 35-40 km. var ki…“Nerden bu yola girdik?” dedirtiyor. Kıvrım kıvrım; kervan geçmez kuş ötmez; üstelik de bir arıza verse araba, yandık! Anlıyoruz ki, bozuk kısım, biraz da tabiat engeli, dağlık olması nedeniyle savsaklanmış; oysa ki, yolun Tavşanlı’ya uzanan diğer kısmı gayet düzgün. Hatta, havanın kararması ile, jeepin kadranı 150’yi öyle çok seviyor ki!.
Hızla Kütahya’yı geçiyoruz. İkizler, biraz da o kıvrım kıvrımdan olsa gerek, hayli rahatsızlar; üstelik, uykuları da geldi. Önümüzde yaklaşık 100 km. kaldı, Afyon’a varmaya; bu durumda, toplamda ancak 450 km. yol almış olacağız. Yolun, sadece üçte biri…
Fakat saat de geç oldu. Üstelik de yoruldum(k). Böylelikle, Afyon-Konya kavşağındaki “Kolaylı” Tesisleri’nde geceyi geçirmeye karar veriyoruz. Suit bir oda tutuyoruz.(Geceliği, 100YTL.). Eh, fena değil. Fiyata, açık büfe kahvaltı dahil.
YOLDAKİ İKİNCİ GÜNÜMÜZ…
Rahat bir gece geçiriyoruz. Kaldığımız tesis, böylesi uzun bir güzergah için ideal konaklama yerlerden. Güzel bir kahvaltıdan sonra, gezgin Kanıbir’ler, saat 08 civarı, tekrar yoldalar.
230 km. mesafedeki Konya’ya doğru yola koyuluyoruz. Yol gayet güzel; henüz ne sıcak ne de kalabalık var. Ancak merkeze yaklaştıkça, her ikisi de problem olmaya başlıyor. Sıcak için tek çare, klima…(Ancak o da, sonraki günlerde hepimizi hasta ediyor.)
Konya’yı da sorunsuz geçiyor; 350 km.lik Adana yoluna giriyoruz. Bunun yaklaşık 200 km.lik bölümü sonucunda, E 5 üzerindeki Ulukışla’ya varıyoruz.
İzleyen 40 km, Ulukışla-Pozantı yolu ise, Türkiye’nin en problemli güzergahlarından, tam bir işkence! Bilenler bilir, tek gidiş dönüş ve ağır vasıtaların yoğunlukla seyrettiği bir yol. Bu nedenle, o noktayı hem diri bir şekilde hem de günün en tenha kamyon trafiğine konu olan öğle sıcağında geçmek en doğrusu. Pozantı’ya hasarsız gelmek demek; bir yerde, yolu tamamlamak anlamına geliyor.
Bu durumda, önümüzde sadece 100 km.lik bir otoban bağlantısı kalıyor Adana’ya ulaşmamız için. Bu arada, yöre halkının bunaltıcı sıcaklardan kaçıp, yaz aylarını geçirdiği o muhteşem yaylalar “Tekir” ve “Çamlıyayla”yı; o bir zamanlar aman vermez, bir aracın durup diğerini bekleyerek ancak geçebildiği, sarp kayaların birbirine en yakın temasta olduğu Gülek Boğazı Mevkii’ni de bir çırpıda geçiyoruz.
Sonrasında, Yaşar Kemal’in kitaplarında, börtü böceği dahil, en ince detayına kadar anlattığı uçsuz bucaksız Çukurova’dan geçiyor; son 200 km.lik Antakya otobanına giriyoruz. Kendimizi artık evimize gelmiş gibi, hedefimize neredeyse ulaşmış sayıyoruz. “Toprakkale” sol tarafımızda, tepede; yavaş yavaş Büyük İskender’in kurduğu 3 şehirden biri olan Alexandriatta’ya, İskenderun Körfezi’ne doğru iniyoruz. Türkiye’nin en önemli demir çelik tesisleri var önümüzde, hemen kıyıya paralel… İskenderun çıkışında ise, “Soğukoluk” Yaylası ile meşhur Belen’e tırmanıp; takiben, bir zamanlar göl olup kurutulan Amik Ovası’na iniyoruz, aheste aheste, kıvrım kıvrım yollardan. Manzara harika!
Artık, yüce Atatürk’ün hayattayken alınmasını ısrarla istediği, doğa cenneti Hatay’da, merkez ilçe Antakya’dayız en sonunda…
Hiristiyanlığın kutsal saydığı hac noktalarından “Saint Pierre” Kilisesi ve kısa bir süre önce gördüğümüz Tunus’taki “Bardo” Müzesi’nden sonra, dünyada sergilenen mozaikleri ile ikinci müze konumundaki “Mozaik Müzesi” ile ünlü… Tabii, “künefe”sini; “saç oruğu”nu; “ekşili ve yoğurtlu köfte”sini de unutmamak gerekiyor.
Bir şeyi daha önemsiyorum: O da, yüzyıllardır üç dine mensup insanların içiçe, gönül gönüle, büyük bir hoşgörü içinde, birlikte yaşamaları. Dünyada çok az yerde rastlanılabilecek, istisnai bir durum. İbadet yerleri yan yana.
Köyümüz Şenköy ile sadece 20 km.lik düz bir yol kaldı aramızda. Tam ortamızda ise, Daphne’nin acıklı hikayesinin geçtiği Harbiye Beldesi var.
Hafif hafif deniz seviyesinden uzaklaşıp, o hiç bitmeyen, tatlı tatlı esen rüzgarların hakim olduğu bölgeye doğru yol alıyoruz; burası, iddia ediyorum, Türkiye’nin en oksijeni bol, havası temiz bölgesi.
En güney sınırımız Yayladağı, sadece 25 km. uzaklıkta. Sonrası Suriye, ünlü plaj şehri Lattakiya, Lazkiye sadece 1 saat uzaklıkta.

































